Sıcak gecelerde uykum kaçınca, televizyon izliyorum, geçenlerde TV8’de MasterChef programına denk geldim.
Tezgâhta bir tür domates...
Bursa Karacabeyli’nin yıllardır “sırık domates”, Bolu köylüsünün “söbelem” dediği türden; şöyle uzunumsu, etli, domates gibi domates...
Ama kendisi sunuluyor; İtalyan domatesi olarak...
Bir televizyon yansısına bakıyorum, bir domatese bakıyorum, bir de Bolulu Mehmet Şef’e...
Dudaklarımdan sözler dökülüyor:
-Mehmet Şef, sen Bolulu değil misin kardeşim? Sizin oraların söbelemi ne ara İtalyan oldu? Karşı çıksana "İtalyan" tanımlamasına...
Nerede? Bir de köylü çocuğu geçinen şefte tek söz yok; söbelem çoktan pasaportunu değiştirmiş, İtalyan olmuş şefin haberi yok ya da umurunda değil ya da şefte İtalyan hayranlığı tavan yapmış.
Diyorum ki kendi kendime; anlaşılan küreselleşmenin vardığı son aşamadayız. Nasıl mı vardım bu kanıya?
Önce sermaye küreselleşti. Sonra markalar... Sonra yemekler... Şimdi sıra bizim tarladaki domatese gelmiş.
Anadolu topraklarında ekilmeğe başladığından beri Bursa'da sırık, Bolu'da söbelem olarak adlandırılan domatesin bu türü; televizyon stüdyosuna girince yabancı kimlik kazanmış, Şef Danilo'nun da sahiplenmesiyle "İtalyan" olup çıkmış.
Bu gidişle Karacabey soğanına Fransız soğanı, Çanakkale domatesine Toskana domatesi, Bursa şeftalisine de “Mediterranean peach” derlerse şaşırmayacağım.
Sanırım Türkçesini söyleyince köylü işi oluyor ama İtalyancasını söyleyince gastronomi.
Yanlış anlaşılmasın; İtalyan mutfağına sözüm yok. Neredeyse Türk mutfağında bulunan yemeklerin aynısını, öyle bir allayıp, pulluyorlar ki sanki dünyada en birinci mutfak; İtalyan mutfağı...
Adamlar domatesi almış; sosunu yapmış, pizzasına koymuş, makarnasına katmış, dünyaya pazarlamış.
Biz ne yapmışız? Yetiştirmişiz ve yemişiz. Yıl olmuş fiyatı düşmesin ya da istenilen fiyat verilmedi diye canım domatesleri kamyonlar dolusu karayollarına dökmüşüz. Sonra da İtalyan halkının; bu domatesi ülkesinin dünya markası olarak kendi adına tescillemesine sessiz kalmışız. Oysa tüm dünyanın da bildiği gibi "domates" meyvesinin anayurdu Amerika, Kristof Kolomb Amerika anakarasını bulunca tanıştığı bu meyveyi getirmiş Avrupa'ya, patatesi de getirdiği gibi...
Belki temel sorun da burada. Bir ürüne sahip olmak başka şey... Onun öyküsüne sahip çıkmak başka bir şey...
Yüzlerce yıldır Anadolu topraklarında yetişen; Anadolu'nun havasıyla, suyuyla beslenen ve kendine özgü bir tat oluşturan bu tür, salçalık domates olarak da bilinir. İşte siz kendi ürününüzün adını, geçmişini, yerel bilgisini, üreticisini önemsemezseniz birileri gelir ona yeni bir ad verir. Sonra siz de kendi malınızı yabancı sanıp satın alırsınız.
Küreselleşmenin en başarılı aldatmacalarından biri de budur; sizden aldığını size yeni ambalajıyla, etiketiyle, verdiği kimlikle, kendi ülkesi adına aldığı tescille size geri satmak.
Çocukluğumun Anadolu’sunda domatesin özgeçmişi yoktu.
Organik sertifikası da...
Gastronomi jürisi de...
Dalından koparırdın. Koklardın. Domates kokardı. Bugünkü gibi kırmızı renkli ama kişiliksiz bir nesne değildi. Keserken suyunu tabağa bırakırdı. Ekmeği banardın. Yanına biraz peynir... Üzerine de sızma zeytinyağı gezdirdiğinde; dünyanın en iyi kahvaltısı hazırdı.
Bu domatesin Michelin yıldızı yoktu ama yaz gecelerinde keyifle yıldızların altında yenirdi.
Şimdi markete gidiyorsun; domates var ama kokusu yok.
Salatalık var ama tadı yok.
Çilek var ama mevsimi yok.
Çünkü artık sebze ve meyvelerin bile takvimle ilişkisi kesildi; pazar tezgahlarında Ocak ayında domates, Şubat ayında çilek, Aralık ayında karpuz görüyoruz ama şaşırmıyoruz. Oysa o meye ve sebzeler dünlerde Haziran, Temmuz, Ağustos aylarında sofralarımıza gelirdi.
Dört mevsim güneşle dans eden bir ülkede yaşıyoruz ama sofradaki sebzenin nereden geldiğini, hangi tohumu taşıdığını, hangi mevsimin ürünü olduğunu giderek daha az biliyoruz. Sonra televizyon açılıyor.
Bizim köylünün yıllardır yetiştirdiğine benzeyen domates çıkıyor karşımıza ve hemen etiket yapıştırılıyor altına: İtalyan.
İşte orada insan ister istemez soruyor:
Biz artık domates bile yetiştiremiyor muyuz?
Yoksa yetiştiriyoruz da kendi yetiştirdiğimize sahip çıkmayı mı unuttuk?
Çünkü sorun yalnızca domates değil. Sorun adlandırma ya da anlamlandırma hakkı...
Bir toplum önce sözcüklerini yitirir. Sonra kavramlarını... Sonra ürünlerini... En sonunda da belleğini...
Ve bilinmelidir ki “söbelem” dediğinizde kulağa köylüce geliyor olabilir ama o sözcüğün içinde bir coğrafya var.
Bir üretim biçimi var. Bir tarla var. Bir kadın eli, bir çiftçi emeği, bir pazar sabahı var. Buna karşın “İtalyan domatesi” dediğinizde ise "alem budalası el hayranı" türden insanların yabancı etiketlere yönelik hayranlığı, özentiliği var. Ve ne yazık ki günümüzde ya da küreselleşen çağımızda çoğunlukla ürünü üreten değil, öyküsünü pazarlayan kazanıyor.
Belki de Mehmet Şef’in o anda “Kardeşim ne İtalyan'ı, bu bizim oraların söbelem domatesi" demesini bu nedenle bekledim.
Bir aşçılık yarışma programında yapılacak küçücük bir karşı çıkış, bazen küçücük bir sözcük koskoca bir belleği kurtarır. Çünkü mutfak yalnızca yemek değildir. Kültürdür. Coğrafyad
Oysa biz kendi soframızın başında tuhaf bir dönüşüm geçiriyoruz. Osmanlı'nın "Dar hane" aşı Tarhana “fermente tahıl ürünü” oluyor. Dağları delip Ergenekon'dan çıkarken Türkler'in heybesinde dünyaya yayılan Yoğurt; bugün bambaşka kimliklerle tanınıyor.
Köy ekmeği “artisan bread” olunca değerleniyor.
Süzme peynirin yabancı adı yazılınca fiyatı üç katına çıkıyor.
Bizim sırık domates de İtalyan olunca gastronomiye terfi ediyor, asortik oluyor.
Bu hızla gidersek yakında menemeni de Floransa mutfağının unutulmuş bir klasiği diye önümüze koyarlar.
Biz de televizyon karşısında “Vay be, İtalyanlar ne güzel şeyler yapıyor!” der ve "ağzı açık ayran budalası gibi" izleriz, sonra ekmeğimizi suyuna banar afiyetle yeriz.
Hani Çorumlu'nun dediği gibi "ektiğim nohut, diktiğim nohut; ne ara kente gidip de leblebi oldun" diye söyleniriz.
Bolulu Mehmet Şef bir yana; ben yine de doğduğum kent Bursa'nın Karacabeyli çiftçisine haber vereyim:
Komşum... Sen yıllardır sırık domates yetiştirdiğini sanıyordun ya... Meğer uluslararası tarım yapıyormuşsun.
Pasaportunu da hazırlarsın artık. Çünkü senin sırık domates İtalyan olmuş ama bir tek senin haberin yok.