Okullar açılmak üzere.

Artık öğrenciler ödev yaparken eskisi gibi yalnızca Google amcalarına danışmıyorlar. Şimdi bir de yapay zekâ agaları var.

DeepSeek’e soruyorlar.

Doubao’ya soruyorlar.

ChatGPT’ye soruyorlar.

Kısacası öğrenciyle yapay zekâ arasında yeni bir “ödev dayanışması” kurulmuş durumda.

Acaba bu dayanışma öğrencinin zihinsel gelişimine ne katıyor, ondan ne götürüyor?

Öğrenmeyi kolaylaştırıyor mu?

Yoksa ödevi kolaylaştırırken öğrenmeyi mi zorlaştırıyor?

İşte Çin’de yapılan yeni bir araştırma tam da bu sorunun peşine düşmüş.

Habere göre araştırmada 12–18 yaş arasındaki yaklaşık 27 bin öğrenci izlenmiş. Öğrencilerin büyük bölümü Çin menşeli Doubao ve DeepSeek gibi yapay zekâ araçlarını kullandıklarını belirtmiş. Yapay zekâ kullanan öğrencilerin ödev notları altı ayın sonunda yaklaşık yüzde 18 yükselmiş.

Dahası var.

Bir ödev için ortalama 64 dakika harcayan öğrenci, yapay zekâ desteğiyle aynı işi yaklaşık 45 dakikada bitirmeye başlamış.

Buraya kadar bakınca yapay zekâ neredeyse ideal bir eğitim yardımcısı gibi görünüyor.

Daha yüksek not. Daha kısa süre. Daha az uğraş. Öğrenci mutlu. Veli mutlu. Ödev teslim edilmiş. Sistem oldukça iyi çalışıyor gibi.

Ama sonra sınav günü geliyor. Yapay zekâ kapının dışında kalıyor, öğrenci sınıfa tek başına giriyor ve tablo değişiyor.

Araştırmaya göre yapay zekâ kullanan öğrenciler, kullanmayan arkadaşlarına göre sınavlarda yaklaşık yüzde 20 daha düşük başarı gösteriyor.

Haberi buradan okuyabilirsiniz: Yapay zekâ kullanan öğrenciler sınav sonucunu görünce şaşırdı

Şimdi insanın aklına ister istemez şu soru geliyor:

Ödevdeki başarı gerçekten öğrencinin başarısı mıydı?

Yoksa öğrenci ile yapay zekânın ortak başarısı mı?

Çünkü ödev sırasında öğrenci yalnız değildi.

Soruyu anlamakta zorlandığında yapay zekâ vardı.

Bilgiyi toparlamak gerektiğinde yapay zekâ vardı.

Sözleri derleyip düzenlemek gerektiğinde yapay zekâ vardı.

Öğrencinin yanlış yaptığı yerde düzelten yine yapay zekâydı.

Ama sınavda bunların hiçbiri yok.

İşte araştırmanın önemli yanı da burada.

Bize yalnızca “yapay zekâ kullanan öğrencilerin sınav notu düştü” demiyor.

Daha temel bir şeyi düşündürüyor:

Ödev başarısı ile öğrenme başarısı aynı şey değildir.

Ödev yapmak başka, öğrenmek başka

Öğrenci ödevi kusursuz biçimde teslim edebilir.

Ama o ödevi hazırlarken hangi düşünsel süreçlerden geçti?

Soruyu kendi başına anlamaya çalıştı mı?

Yanlış yaptı mı?

Yanlışının neden yanlış olduğunu gördü mü?

Bilgiyi belleğinden çağırdı mı?

Kendi sözleriyle konuyu anlattı mı?

Başka bilgilerle bağlantı kurdu mu?

Yoksa soruyu yapay zekâya verip önüne gelen düzgün yanıtı mı kullandı?

Çünkü öğrenmek yalnızca doğru yanıta ulaşmak değildir.

Öğrenme biraz da zorlanmaktır.

Bilgileri anımsamaya çalışmaktır.

Yanlış yapmaktır, sonra yapılan yanlışları düzeltmektir.

Bir konuyu başka bir konuyla ilişkilendirmektir.

Kendi sözleriyle yeniden kurgulamaktır.

Bazen bir bilgiye birkaç değişik kaynaktan ulaşmak, kaynakların birbirinden başka şeyler söylediklerini görmek ve sonunda kendi zihninde bir anlam bütünlüğü oluşturmaktır.

Bütün bunlar ortadan kalkarsa öğrenci yanıtı bulabilir ama bilgiyi gerçekten içselleştirmemiş olabilir.

İşte Çin araştırmasındaki çelişki burada anlam kazanıyor:

Ödev notu yükseliyor ama bilgi öğrencinin zihnine aynı oranda yerleşmiyor.

Ama suçlu yalnız yapay zekâ mı?

Bence hayır.

Çünkü yapay zekâdan çok önce öğrenciyi buna alıştıran başka bir sistemimiz vardı: Test sistemi.

“Aşağıdakilerden hangisi doğrudur?”

A.

B.

C.

D.

E.

Soru hazır.

Yanıt seçenekleri hazır.

Doğru yanıt da oralarda bir yerde.

Öğrencinin görevi onu bulmak.

Bu süreçte öğrenci yalnız bilgiyi değil, soru çözme tekniğini öğreniyor.

“Bu sözcük geçiyorsa yanıt şudur.”

“Şu iki seçenek zaten elenir.”

“Bu soru tipinde genellikle C olur.”

“Benzerini geçen yıl çözmüştük.”

Sonra sınav başarısı geliyor.

Peki gerçekten konu öğrenilmiş oluyor mu?

Bir bilgiyi seçeneklerin arasında görünce tanımak ile önünde hiçbir seçenek yokken o bilgiyi zihninden çağırıp kendi sözcükleriyle açıklamak aynı şey değildir.

Birinde tanıma vardır, diğerinde üretme.

Ve insan zihninin gerçek gücü yalnız tanımakta değil, üretmektedir.

Test sistemiyle algoritmalar birbirine neden bu kadar benziyor?

Çünkü test sistemi öğrenciye şöyle diyor: “Doğru yanıt bu seçeneklerden biri.”

Algoritmalar da yetişkine “Senin için seçtiklerimiz bunlar.” diyor.

Haberler bunlar.

Videolar bunlar.

Filmler bunlar.

Ürünler bunlar.

Arkadaş önerileri bunlar.

Arama sonuçları bunlar.

Yapay zekânın ürettiği olası yanıtlar bunlar.

Sonuç olarak iki sistemin de ortak noktası şu:

Seçenekler sınırlı.

Oysa insan beyni sınırlı seçeneklerden oluşmuyor, insan beyni sınır tanımıyor.

Çünkü insan yalnız A, B, C ve D arasından seçim yapmaz.

Yeni bir seçenek üretir.

Soruyu değiştirir.

“Bunların hiçbiri” der.

Ya da iki ayrı bilgiyi yan yana getirir ve üçüncü bir düşünce oluşturur.

Bazen de seçenekleri bir kenara bırakıp “Sorunun kendisi yanlış.” der.

İşte insan zihninin üretkenliği tam burada başlıyor. Çünkü insan beyni test kitapçığı değildir.

Belki eğitim sisteminin yıllardır yaptığı en büyük yanılgı, üretken bir zihni sürekli seçmeye alıştırmak oldu.

Çocuk okulda “Hangisi doğru?” sorusuyla büyüdü.

Sonra dijital dünyaya çıktı. Bu kez algoritma “Hangisini seçiyorsun?” diye sordu.

Ve insan seçtiği için kendisini özgür sandı.

Ama temel soru ve sorun şudur:

Seçenekleri kim hazırladı?

Özgürce seçim yapmakla, önüne konulmuş seçeneklerden birini seçmek aynı şey değildir.

Belki algoritmik çağın insanı birdenbire ortaya çıkmadı.

Belki onun provasını yıllarca çoktan seçmeli sınavlarla yaptık.

*Ben Alice değilim

Mart ayında bu köşede “Ben Alice Değilim: Tavşanı Takip Etmiyor, Yönünü Ben Seçiyorum” başlıklı bir yazı yazmıştım.

Orada algoritmaları Alice’in beyaz tavşanına benzetmiş ve şöyle demiştim:

“Havuçları ben serpiyorum. Tavşanı da o havuçların peşinden ben koşturuyorum.”

Çünkü yapay zekâyla ilişkide temel sorun da bu.

Yapay zekânın önüne koyduğu ilk yanıtı kabul etmek başka, onu sorgulamak başka...

Soruyu değiştirmek başka, yeni bilgi eklemek başka ya da: “Hayır, buradan gitmiyoruz.” diyebilmek başka...

Birbirinden ilgisiz görünen iki şeyi bir araya getirip yeni bir soru üretmek ise bambaşka...

Yapay zekâ bizim yerimize düşündüğünde zihinsel emeği ona devretmiş oluruz.

Ama onu düşüncemizi sınamak, genişletmek, yanlışımızı görmek ve yeni bağlantılar kurmak için kullandığımızda her şey değişir.

Bu durumda yapay zekâ efendi olmaz; araç olur.

*Ödevden 90, beyinden 70

Çin’deki araştırmaya yeniden dönelim.

Öğrenci yapay zekâ yardımıyla ödevden 90 aldı diyelim.

Sonra sınava girdi.

Yapay zekâ yok.

Sınavdan 70 aldı.

Bu durumda ister istemez şu soru doğuyor:

Aradaki 20 puan kimin?

Belki DeepSeek’in.

Belki Doubao’nun.

Belki başka bir yapay zekânın.

Kısacası çocuk ödevden 90 almış olabilir ama beyninin notu 70’tir.

Aradaki 20 puanı yapay zekâ almıştır.

Hiç kuşkusuz burada yalnızca öğrenciyi ya da yapay zekâyı suçlamak kolaycılık olur.

Çünkü eğitim sistemi zaten yıllardır çocuğa “Doğru yanıtı bul.” diyordu.

Yapay zekâ geldi ve “Buyur, doğru yanıt.” dedi.

Belki temel sorun tam da burada.

Eğitimin amacı doğru yanıta mümkün olan en hızlı biçimde ulaşmak mı?

Yoksa bilgiyi anlamak, sorgulamak, bağlantı kurmak, yorumlamak ve gerektiğinde yeni bir yanıt üretmek mi?

Çünkü insan beyni test kitapçığı değildir.

Yaşam da beş şıklı bir sınav değildir.

Ve bazen doğru yanıt A, B, C, D ya da E değildir.

Bazen insan bütün seçeneklere bakar ve:

“Benim yanıtım bunların hiçbirisi değil.”

der.

Sonra da kendi seçeneğini yazar.

Çünkü insan zihni, algoritmanın önüne koyduğu seçeneklerle yetinmediği anda oyunu bozar.

Öğrenci olun ya da yaşam boyu öğrenen biri... Zihninizi hazır yanıtlara teslim etmeyin. Algoritmaların önünüze koyduğu seçeneklere koşulsuzca tutsak olmak yerine önce kendi beyninize güvenin. Çünkü yapay zekâ yanıt üretebilir; ama düşünmenin yönünü elbette ki insan belirler.