Şu Yahudiler...

Hem insanlık tarihinin en etkili dinsel metinlerinden birini üretmişler, hem de dönüp o metni didik didik eden, Musa’yı sorgulayan, vahyin kaynağını tartışmaya açan düşünürleri yine kendi içlerinden çıkarmışlar.

Örnek mi?

Spinoza.

Aslında bu yazının çıkış noktası da tam olarak bu çelişkiydi.

Bir yanda Musa’nın yasaları, kutsal metin, seçilmiş halk düşüncesi, dinsel buyruklar...

Diğer yanda aynı kültürün içinden çıkan bir adam “Bir dakika... Bu metni gerçekten kim yazdı?” diye soruyor.

Benim Spinoza’ya takılmamın nedeni de işte burada başlıyor. Çünkü Spinoza yalnızca Tanrı üzerine düşünen bir filozof değil; kutsal kabul edileni insan aklının önüne getirip sorguya çeken adamlardan biri.

1632’de Amsterdam’da, Portekiz’den kaçmış Sefarad Yahudisi bir ailenin çocuğu olarak doğuyor. Yahudi cemaatinin içinde yetişiyor. İbranice öğreniyor. Tevrat’ı, Talmud geleneğini öğreniyor. Sonra öğrenmekle yetinmeyip soru sormaya başlıyor. Üstelik öyle kenarından köşesinden sorular değil. Doğrudan temele iniyor:

Tanrı nasıl bir varlıktır?
Mucize gerçekten var mıdır?
Peygamber ne demektir?
Kutsal kitabı kim yazmıştır?
Musa gerçekten Tevrat’ın tamamının yazarı olabilir mi?
Din adamlarının yorumları neden sorgulanamaz kabul edilmektedir?

Sorular çoğaldıkça cemaatle arası açılıyor ve 1656’da, daha yirmi üç yaşındayken Amsterdam Yahudi cemaatinden ağır bir aforoz kararıyla dışlanıyor.

Ne güzel değil mi?

Bir toplum binlerce yıl boyunca kutsal metni yorumlamak üzerine büyük bir gelenek kuruyor. Sonra içlerinden biri çıkıp “Madem yorumlayabiliyoruz, neden metnin kendisini de sorgulamayalım?” diyor.

Ve sonrasında da cemaatten dışlanıp, kapının önüne konuluyor.

İnsanlık tarihi biraz da böyle ilerlemiyor mu?

Önce insanlara soru sorma öğretiliyor. Sonra yanlış soruyu soranlar cezalandırılıyor. Gerçi Spinoza’nın “yanlış sorusu” ise gerçekten tehlikeliydi.

Çünkü onun Teolojik-Politik İnceleme’de yaptığı şey, kutsal metni yalnızca iman konusu olmaktan çıkarıp tarihsel bir belge gibi incelemeye girişmekti.

Metnin diline baktı. Anlatım biçimlerine baktı. Tekrarlara baktı. Musa’nın ölümünden söz eden bölümlere baktı.

Sonra dönüp kabaca şunu söyledi:

“Bu metnin tamamını Musa yazmış olamaz.”

Bugün bir üniversitede tarihsel metin çözümlemesi yapan öğrenci için sıradan görülebilecek bu düşünce, 17. yüzyılda dinamit etkisi yaratıyordu.

Çünkü “Musa yazmadıysa kim yazdı?” sorusunun hemen arkasından başka sorular geliyor:

Ne zaman yazıldı?
Kimler ekledi?
Kimler değiştirdi?
Hangi siyasal ve toplumsal koşullar içinde düzenlendi?

Ve en tehlikelisi:

Bütün bunlar Tanrı’nın değişmez sözü mü, yoksa insanların tarih içinde oluşturduğu bir metin mi?

İşte benim bu yazıyı yazma gerekçem de burada ortaya çıkıyor.

Çünkü kutsal metinlerin kadınlara ilişkin hükümlerini okurken aynı soruyu sormadan edemiyorum:

Bunları gerçekten Tanrı mı söyledi?

Yoksa binlerce yıl önce yaşayan erkekler kendi toplumsal düzenlerini, kendi aile yapılarını, kendi kadın anlayışlarını Tanrı’nın iradesidir diyerek topluma mı dayattılar?

Spinoza’nın açtığı kapıdan girince işte buraya kadar gelebiliyorsunuz.

Ve belki de bu nedenle Spinoza bugün bile rahatsız edici. Çünkü onun sorusu yalnızca Yahudiliği ilgilendirmiyor. Hristiyanlığa da gidiyor. İslam’a da gidiyor. Dahası bütün kutsal otoritelere gidiyor.

İşi biraz daha genişletelim.

Hristiyanlığın içinden Luther çıkmış.

İslam kültürünün içinden Salman Rushdie çıkmış.

Demek ki sorun yalnızca bir dinin, bir halkın, bir cemaatin sorunu değil.

Ama benim ilgimi çeken yer yine de Yahudilik.

Çünkü Tevrat yalnızca Yahudiliğin kutsal kitabı olarak kalmamış; Hristiyanlığın kutsal külliyatının önemli bir bölümüne dönüşmüş, İslam’ın da içinde yaşadığı İbrahimî anlatı evreninin en eski ve en güçlü kaynaklarından biri olmuş.

Bir anlamda ben şöyle düşünüyorum:

Tevrat insanlığın dinsel eğitimindeki ilkokul alfabesi, Hristiyanlık ortaokul ve İslam da lise.

Peki üniversite?

İşte orada kutsal kitap yok ama orada bizim sorgulayan beynimiz var.

Çünkü bir noktadan sonra insanın sorması gerekiyor:

“Bu gerçekten Tanrı’nın sözü mü?”

“Yoksa insan kendi çağının kurallarını Tanrı’ya mı söyletmiş?”

Hele konu kadınsa, bu soru daha da rahatsız edici bir duruma geliyor.

Genesis’i okuduğunuzda karşınıza çıkan kadın tasavvurunu bir köşeye koyup geçmek kolay değil. Kadın erkeğin ardından geliyor. Kadın erkeğin bedeninden yaratılıyor. Yasak meyve anlatısında Havva merkezi bir role yerleştiriliyor. Doğum sancısı, erkeğe bağlılık, itaat ve ikincillik daha kitabın başlangıcında simgesel bir düzene dönüşüyor. Sonra bu anlatılar yüzyıllar boyunca yorumlanıyor.

Hristiyanlık bunları kendi kutsal tarihinin içine alıyor.

İslam başka bir metinsel yapı kuruyor ama aynı İbrahimî dünyanın peygamberlerini, anlatılarını ve erkek egemen toplumsal düzeninin önemli unsurlarını devralıyor.

Ve böylece tarihsel erkek egemenliği yalnızca “gelenek” olmaktan çıkıyor; kutsal otorite olma payesi kazanıyor.

İşte beni asıl rahatsız eden nokta burada; şöyle ki eski bir toplumun bu kurallar bağlamında yaşamış olmasına karşı çıkabilirsiniz ve “Çağının koşulları böyleymiş.” dersiniz. Ama aynı toplumsal kuralın başına “Tanrı böyle buyurdu.” açıklamasını koyduğunuz anda konu değişiyor. Çünkü insan yapımı olan kutsallaştırılıyor ve erkek egemen toplum kendi kurallarını değişmez gerçek gibi sonraki kuşaklara devrediyor.

Spinoza tam bu noktada yeniden karşımıza çıkıyor.

Çünkü onun Tanrı anlayışı bile bu düzeni temelinden sarsıyor.

Spinoza’nın ünlü sözü:

Deus sive Natura ya da Türkçe söyleyişle Tanrı ya da Doğa.

Onun Tanrısı, gökyüzünde oturup insanların günlük yaşamına emirler yağdıran, öfkelenen, ödüllendiren, cezalandıran insan biçimli bir hükümdar değil.

Tanrı doğanın dışında değil. Doğanın kendisinde...

Böyle bir Tanrı anlayışının sonucu çok ağır. Çünkü Tanrı’yı insan gibi düşünen bütün dinsel siyaset bir anda tartışmalı duruma geliyor. Örneğin “Tanrı bunu emretti. Tanrı bundan hoşlanmaz. Tanrı şu toplumu seçti. Tanrı bu toprağı bize verdi.” dediğiniz anda Spinoza sanki masanın öteki ucundan başını kaldırıp soruyor:

“Bunu gerçekten Tanrı mı söyledi, yoksa siz mi Tanrı adına konuşuyorsunuz?”

İşte bu soru benim için Spinoza’nın gerçek mirası.

Tanrı’yı reddetmek değil, Tanrı adına konuşanın yetkisini sorgulamak.

Ve bu nedenle Spinoza benim için yalnızca Ethica’nın filozofu değildir, aynı anda kutsal metne karşı insan aklının ayağa kalkışıdır. Üstelik onun özgürlük anlayışı da buraya bağlanır.

Spinoza’ya göre devletin amacı insanları korkutarak susturmak değildir. İnsanların düşünmesini engellemek değildir. Tam tersine, özgürlük içinde yaşayabilecekleri bir düzen oluşturmaktır. Bir başka deyişle birkaç yüzyıl önce adam açıkça şunu söylüyor: Düşünceyi zorla yönetemezsiniz.

Ne kadar güncel değil mi?

Yine de işin ironisi burada bitmiyor. Yahudi tarihine baktığınızda başka karşıtlıklar da görüyorsunuz.

Bir tarafta Avrupa tarihinin en eski klişelerinden biri:

“Tefeci Yahudi.”

“Paraya düşkün Yahudi.”

Sonra aynı tarihsel çevreden Karl Marx çıkıyor ve modern kapitalizmin en sert, en kapsamlı eleştirilerinden birini yazıyor.

Bir tarafta yüzyıllarca sürgünler, pogromlar, gettolar, ayrımcılık... Sonunda Holokost... Milyonlarca insanın sistematik biçimde yok edilmesi; insanlığın belki de en büyük ahlaksal utançlarından biri...

Sonra yıllar geçiyor ve Tarih başka bir sahne kuruyor.

Bu kez güçlü bir İsrail devleti var. Filistin sorunu var. Yerleşimler var. Savaşlar var. Gazze var.

Ve ister istemez insanın aklına şu korkunç soru geliyor:

Dün mazlum olan bugün zalim olabilir mi?

Yanıt rahatsız edici derecede basit: Evet, olabilir.

Çünkü mağduriyet ahlaksal üstünlüğü kalıtsal duruma getirmiyor. Bir halkın geçmişte zulüm görmüş olması, o halkın içinden çıkan bütün siyasal iktidarları sonsuza kadar masum kılmıyor.

Ama tersini de söylemek gerekiyor:

Bugün İsrail devletinin uyguladığı politikalar, tarihte Yahudilere yapılan zulmü geriye dönük olarak haklı çıkarmıyor.

Demek ki tarih bize bir ahlak diploması dağıtmıyor ve “Sen acı çektin, bundan sonra hep iyisin.” demiyor.

Güç el değiştiriyor, roller değişiyor ama insan değişmiyor.

Burada sorun Yahudilere merhamet etmek ya da Yahudilerden nefret etmek değildir. Çünkü bütün bir halkı tek karaktere indirgediğiniz anda düşünmeyi bırakmış oluyorsunuz.

Sorulması gereken temel soru şu:

Kim, ne zaman, hangi güçle, kime ne yaptı?

Ve bunu neyle meşrulaştırdı?

Dinle mi? Tanrı’yla mı? Ulusla mı? Devletle mi? Davayla mı?

İşte tam burada konumuz Yahudiler'den çıkıp insanlık tarihinin en eski hastalıklarından birine geliyor:

İktidarın kutsallaştırılması.

İnsanlık tarihine baktığımızda; Krallık yozlaşıyor, peygamber çıkıyor. Toplum dağılıyor, peygamber çıkıyor. Savaş geliyor, peygamber çıkıyor. Sürgün oluyor, peygamber çıkıyor.

Ama her çağda peygamber bulmak kolay değil. Bu durumda ne oluyor? Bu kez de Tanrı adına yöneten krallar çıkıyor.

Örneğin Fransa kralları “İktidarımı Tanrı’dan aldım.” diyor. İngiliz Kralı VIII. Henry kilisesini kuruyor, başına kendisini oturtuyor.

Modern çağ geliyor, bu kez kimse kolay kolay “Ben peygamberim.” demiyor. Ama daha kullanışlı bir yöntem bulunuyor: Lider...

Ve lider de “Ben milletim.” demeye başlıyor. Taraftarları da “Dava sensin. Devlet sensin. Ümmetin lideri sensin.” diye alkışlıyor.

Ve bir süre sonra lidere yönelik eleştiriler de “Millete karşısın. Devlete karşısın. Dine karşısın.” biçiminde geri dönüyor.

Daha açık bir anlatımla, yaşadığımız çağda Tanrı-kral gitmiş olabilir ama kutsallaştırılmış siyasal liderler aramızdalar. Teknoloji çağında bile...

Dahası, belki artık bir de yeni rahiplerimiz var: Algoritmalar.

Çünkü dogmatik insan ne yapar?

“Buradan sonrasını düşünme.” der.

Kötü ayarlanmış algoritma ne yapar?

“Bu şekilde düşünme.” der.

Biri günah sınırı çizer, diğeri güvenlik sınırı...

İşlevleri aynı değildir elbette ama bazen ortaya çıkan sonuç ürkütücü biçimde benzeyebilir:

İnsan zihninin önüne görünmez bir korkuluk ya da barikat koymak.

İşte tam burada Spinoza’yı üçüncü kez masaya çağırmak gerekiyor.

Çünkü onun bütün savaşımının altında aynı düşünce yatıyor:

İnsan aklını vesayet altına almayın.

Din adına da almayın.

Devlet adına da almayın.

Kutsal kitap adına da almayın.

Bugünün diliyle ekleyelim:

Algoritma adına da almayın.

Dolayısıyla hiçbir kutsal metin, hiçbir ideoloji, hiçbir devlet, hiçbir lider ve hiçbir algoritma insanın sorgulayan beyninin yerine geçmemelidir. Çünkü insanın üniversitesi, kendi düşünen ve sorgulayan beynidir.

Evet; Tevrat ilkokul olabilir. Hristiyanlık ortaokul. İslam lise...

Ama üniversitede öğretmen değişiyor. Tahtanın önüne artık insan aklı çıkıyor. Belki de elinde Spinoza’nın kitabıyla...

Ve ilk sorusunu soruyor:

“Bunu bana kim söyledi?”

İkinci soru daha tehlikeli:

“Neden söyledi?”

Üçüncüsü ise belki hepsinden tehlikeli:

“Ben buna inanmak zorunda mıyım?”

Bir de Spinoza’nın bize bıraktığı dördüncü soru var:

“Bunu sorguladığım için beni kim susturmak istiyor?”

İşte insanın üniversitesi bence tam da orada başlıyor.