Kadın olmak zor zanaat deriz dilimiz döndüğünce, elimiz yazdığınca; üstelik emekçi bir kadınsanız çok daha zordur kadın olmak...
Çünkü yaşam size tek fatura kesmiyor; iki tane geliyor.
Birincisinin üzerinde “Kadın olduğunuz için.” ve ikincisinin üzerinde de “Emekçi olduğunuz için.” yazıyor; toplumun değer yargılarının ve dahası kapitalizmin sömürgen dişli çarklarının acımasız kalemiyle...
İşin gerçeği, yaşamda çifte kavrulmuş olarak ezilen kadın, tarih boyunca yalnızca sınıfsal merdivenin alt basamaklarında tutulmamış; bir de aynı basamakta yan yana durduğu erkeğin altında ya da ardında bırakılmış.
Kapitalist için işçi…
Evde koca için kadın…
Devlet için yurttaş…
Toplum için anne…
Çocuk için bakım veren…
Yaşlı için hasta bakıcı…
Mutfakta aşçı…
Evde temizlikçi…
İşyerinde ücretli emekçi…
Üstelik bunların önemli bir bölümünde maaş bordrosu falan da yok.
Bir de derler ki:
“Kadın çalışmıyor, ev hanımı.”
Öyle mi?
Sabah kahvaltısını hazırlayan kim?
Çocuğu okula gönderen kim?
Evi temizleyen, çamaşırı yıkayan, yemeği yapan, yaşlı anne-babaya bakan kim?
Akşam herkes koltuğuna kurulurken mutfağı toparlayan kim?
Elbette ki kadın.
Ama bütün bunlar ekonominin o maliyet hesaplarında çoğunlukla görünmez.
Çünkü para el değiştirmiyorsa emek de yok sayılıyor.
Ohh ne güzel dünya!
Kadını sömür sömürebildiğin kadar...
Adam kendi çocuğuna bakarsa “babalık” yapıyor.
Başkasının çocuğuna bakarsa “çocuk bakıcısı” oluyor ve ücret alıyor.
Kadın kendi çocuğuna bakınca?
Ne ücreti ne övgüsü...
Görevini yapıyor!
Kadın sorunsalı üzerine yazan düşünürlerin önemli bir bölümü tam da bu görünmeyen ilişkiye odaklanmış.
Örneğin Kate Millett...
Amerikalı feminist yazar, sanatçı ve aktivist Millett, 1970 yılında yayımlanan ve ikinci dalga feminizmin temel metinlerinden biri sayılan Cinsel Politika adlı yapıtında, kadın ile erkek arasındaki ilişkinin yalnızca özel yaşamın konusu olmadığını; aynı zamanda bir iktidar ilişkisi olduğunu ortaya koymuş.
Kadınların görünüşte farklı ekonomik sınıflara ait olsalar bile erkek egemenliği karşısında ortak bir konuma itildiklerini savunmuş.
Ona göre sorun yatak odasından parlamentoya kadar uzanıyormuş.
Kate Millett haksız mı?
Elbette değil.
Çünkü politika yalnızca Meclis'te yapılmıyor.
Evde de yapılıyor.
Yatak odasında da…
Mutfakta da…
Roxanne Dunbar-Ortiz ise daha sert bir yerden bakmış soruna...
Amerikalı tarihçi, yazar ve kadın hareketi aktivisti Dunbar-Ortiz, 1960'lı ve 70'li yıllardaki radikal kadın özgürlük hareketinin içinden gelen araştırmacılardan biri.
O da kadınların yalnızca ekonomik bakımdan değil, toplumsal hiyerarşi içinde de aşağıya yerleştirilmiş ayrı bir grup oluşturduğunu savunmuş; kadınların durumunu bir bakıma “aşağı kast” konumuna benzetmiş.
Bir başka araştırmacı, Evelyn Reed, sorunu Marksist çizgide tanımlamış:
Kadın bir “ezilen cins”tir.
1905-1979 yılları arasında yaşayan Amerikalı Marksist düşünür ve kadın hakları aktivisti Reed, özellikle Kadının Evrimi adlı çalışmasında kadınların toplumsal konumunu insanlık tarihinin, üretim biçimlerinin ve aile yapısının dönüşümü içinde açıklamaya çalışmış.
Kadının aşağı konumunun biyolojik bir yazgı olmadığını; tarihsel ve toplumsal koşullar içinde ortaya çıktığını ileri sürmüş.
Ve daha nice araştırmacı, kadının konumunu, sorunlarını ve bazen de erkeğin karşısındaki tarihsel yenilgisini akılla, mantıkla ve kimi zaman da öfkeyle dile getirmiş olsa da ne yazık ki kadınların sorunları bitmiyor.
Bitmiyor çünkü kadın aynı anda işçiyse, emekçiyse, yoksulsa...
Bu kez ezilmişliğine bir kat daha ekleniyor.
Patron karşısında işçidir.
Erkek karşısında kadın.
Dolayısıyla kadınların tarihsel serüvenini yalnızca “kadın-erkek eşitliği” denklemiyle açıklamak yetmez.
Çünkü aynı kadın sabah fabrikada patronuyla, akşam evde ataerkil düzenle kocasıyla karşı karşıyadır.
Birinden ücretini ister...
Diğerinden yaşamını.
Kadınların sorunları bağlamında yapılan tartışmaların en radikal ve daha yakın dönemli adlarından biri de Shulamith Firestone'dur.
1945 doğumlu Kanadalı-Amerikalı Firestone, Amerikan radikal feminizminin kurucu adlarından...
Henüz 25 yaşındayken yayımladığı Cinselliğin Diyalektiği adlı kitabında Marx'ın sınıf çözümlemesiyle kadınların biyolojik ve toplumsal konumunu birleştirmeye çalışmış.
Ona göre kadınların ezilmişliğini yalnızca kapitalizmle açıklamak yetersiz kalıyordu; çünkü cinsler arasındaki iktidar ilişkisi sınıflı toplumdan bile daha derin tarihsel köklere sahipti.
Firestone boşuna kadınların ekonomik ve siyasal güç odaklarının dışında bırakıldığını söylememiş.
Çünkü kadınlar çalışmaya başladığında bile sorun çözülmedi.
Kadın fabrikaya girdi.
Ofise girdi.
Üniversiteye girdi.
Meclise girdi.
Ama eve dönünce öncelikle mutfağa girdi.
Çünkü gün boyunca çalışmış olsa da şimdi de ev halkını doyurması gerekiyordu.
Kapitalizm kadınlara dedi ki:
“Özgürsünüz, çalışabilirsiniz.”
Ataerkillik de hemen arkasından ekledi:
“Elbette… ama eve gelince yemeği yapmayı unutmayın.”
Buyurun size modern kadın özgürlüğü!
Sekiz saat işyerinde...
Sonra ikinci vardiya evde.
Üstelik ikinci vardiyanın ne maaşı var ne sigortası ne emekliliği...
Kadın emeğinin başka bir boyutuna dikkat çekenlerden biri de Marlene Dixon olmuş.
Kadın özgürlük hareketinin Marksist kanadında yer alan Dixon, kapitalist tüketim toplumunun özellikle “ev kadını” üzerinden nasıl işlediğine dikkat çekmiş.
Düşünün şimdi...
Kadına önce şöyle deniliyor:
Evin güzel olacak.
Perden modaya uygun olacak.
Çocuğun iyi giyinecek.
Mutfağın yeni olacak.
Sen bakımlı olacaksın.
Saçın güzel olacak.
Cildin genç görünecek.
Kilon boyunla orantılı olacak.
Sonra bütün bunları satın alması, istenen koşulları yerine getirebilmesi için kadının önüne yüzlerce ürün konuluyor.
Böylece bir yandan emeği sömürülürken, diğer yandan tüketici olarak hedef alınıyor.
Dolayısıyla kadın yalnızca üretim mekanizmasının değil, tüketim mekanizmasının da odağında...
Bir tarafta “Çalış, üret.”
Diğer tarafta “Satın al, tüket.”
Arada da “Güzel görün.”
Eh, bu kadar olur!
Bir insanın başına gelebilecek ekonomik ve toplumsal görevlerin neredeyse tamamını aynı kişiye yüklemek konusunda doğrusu uygarlık oldukça becerikli!
Engels'in aile içindeki kadın-erkek ilişkisiyle sınıf ilişkileri arasında kurduğu benzerlik yıllardır tartışılır.
Haklı bulunan yanları vardır, eleştirilen yanları da...
Örneğin Germaine Greer, Evelyn Reed'in kimi Marksist açıklamalarını ağır biçimde eleştirenlerden biridir.
1939 Melbourne doğumlu Avustralyalı yazar ve akademisyen Greer, 1970'te yayımlanan The Female Eunuch —Türkçede genellikle İğdiş Edilmiş Kadın adıyla bilinen— kitabıyla ikinci dalga feminizmin en etkili ve aynı zamanda en tartışmalı adlarından biri olmuş.
Greer, kadınların yalnızca ekonomik olarak değil; aile, cinsellik, beden ve toplumsal kadınlık kalıpları aracılığıyla da geriye itildiğini savunmuştur.
Kadınların kurtuluşunu yalnızca kapitalizmin ortadan kalkmasına bağlayan yaklaşım da yetersizdir; çünkü kapitalizmden önce de ataerkil ilişkiler vardı. Örneğin; feodal toplumlarda vardı, imparatorluklarda vardı, çeşitli dinsel ve siyasal yapılarda vardı, saraylarda vardı ama kulübelerde bile vardı.
İnsanlık tarihinin kimi dönemlerinde anaerkil ya da anasoylu toplumsal yapılanmaların bulunup bulunmadığı bugün de tartışılmaktadır. Ancak kayıtlı tarih boyunca, biçimleri ve dereceleri toplumdan topluma değişse de erkek egemenliğinin kapitalizmin tarihinden çok daha eski olduğu açıktır.
Dolayısıyla kadınların ezilmişliğini yalnızca kapitalizme bağlamak, tarihin önemli bir bölümünü görmezden gelmek olur.
Bununla birlikte kapitalizmin kadın emeğinden son derece becerikli biçimde yararlandığını yok saymak da olanaksız.
Kuşkusuz kapitalizm patriyarkayı, bir başka deyişle ataerkilliği icat etmedi ama kullanmayı pek güzel öğrendi.
Ucuz işgücü gerektiğinde kadın...
Esnek çalışma gerektiğinde kadın...
Kayıt dışı çalışma gerektiğinde kadın...
Bakım emeği gerektiğinde kadın...
Ev içi ücretsiz emek gerektiğinde yine kadın.
Sonra dönüp “Kadınlarımız başımızın tacıdır.” dedi.
Başımızın tacı kadın... Vay be!
Ama nedense şirketin yönetim kurulunda pek yok.
Mecliste az.
Ücrette geride.
Ama ev işinde önde.
Ne ilginç bir taçmış bu böyle?
Bir de işin sınıfsal yanı var; çünkü her kadın aynı biçimde ezilmiyor.
Bir holding sahibinin eşiyle tekstil fabrikasında çalışan kadının yaşamı elbette aynı değil.
Biri bakıcı tutabiliyor, diğeri hem fabrikada çalışıyor hem kendi çocuğuna bakıyor.
Biri ev işini ücret karşılığında başka bir kadına devrediyor, diğeri önce başka bir kadının evini temizliyor, sonra kendi evini.
İşte burada kadın sorunu sınıf sorunuyla kesişiyor ve kadının kadını çalıştırdığı bir dünya ortaya çıkıyor.
Ama değişmeyen bir şey var ki bakım emeği, toplumsal sınıf değişse bile, büyük ölçüde yine kadınların omuzlarında kalıyor.
Varsıl kadın bu yükün bir bölümünü yoksul kadına devrediyor ve rahatlıyor.
Ama yoksul kadın?
O iki kez çalışıyor; başkasının evinde ücretli, kendi evinde ücretsiz...
Hem işyerinde sömürülüyor hem evde emeği görünmez oluyor.
Çifte kavrulmuşluk işte budur!
Belki tam da bu nedenle kadınların savaşımı tek cepheli olamaz. Yalnızca erkek egemenliğine karşı savaşım vermek yetmez. Yalnızca sınıfsal savaşım da yetmez.
Çünkü kadın aynı anda iki farklı ilişkinin içinde ezilebilir:
Cinsiyet olarak kadın...
Sınıf olarak emekçi...
Bir başka deyişle; patronun karşısında işçi, evde erkeğin karşısında kadın.
Ve bazen iki patronu vardır kadının; biri işyerinde maaşını öder, diğeri evde maaş bile ödemez.
Üstelik ikincisi akşam yemeğinin neden geciktiğini de sorabilir!
Evelyn Reed, kadın özgürlük hareketiyle sınıf savaşımının yollarının kesişmesi gerektiğini savunmuş.
Aradan onlarca yıl geçmiş.
Kadınlar üniversitelere girmiş.
Çeşitli meslekler edinmiş.
Siyasete girmiş.
Şirket yöneticisi olmuş.
Pilot olmuş.
Bilim insanı olmuş.
Cumhurbaşkanı olmuş.
Başbakan olmuş.
Parti genel başkanı olmuş.
Ama dünyanın dört bir yanında milyonlarca kadın sabah erkenden kalkmaya devam etmiş.
Ediyor.
Ve anlaşılan daha uzun süre edecek...
Kadın önce çocuklarla ilgileniyor.
Sonra işe koşuyor.
Akşam eve geldiğinde yemek yapıyor, çamaşır yıkıyor, evi topluyor.
Ertesi sabah aynı döngü yeniden başlıyor.
Demek ki sorun birkaç kadının merdivenin en tepesine çıkması değil; önemli olan merdivenin yapısını değiştirmek.
Çünkü kadının önündeki temel soru yalnızca “Ben de erkek kadar yükselebilir miyim?” değildir.
Gerçek soru şudur:
Niçin bütün bu yükleri, çağlar değişse de, büyük ölçüde hep kadın taşıyor?
Belki kadın sorunsalının yüz elli yıldır gündemden düşmeyen tarafı da tam buradadır.
Evet... Kadın özgürleşti deniliyor.
Tamam; özgürleşti diyelim ve evde yapılan işleri şöyle bir gözden geçirelim.
Bir hesap çizelgesi çıkaralım.
Evdeki ücretsiz emeğin karşılığını yazalım.
Bakım emeğinin parasal değerini yazalım.
Kadın-erkek ücret farkını yazalım.
Mirası yazalım.
Mülkiyeti yazalım.
Yöneticilik oranlarını yazalım.
Siyasetteki temsil oranlarını yazalım.
Sonra da hepsini alt alta toplayalım.
Bakalım...
Özgürlük hesabının bakiyesi ne çıkacak?
Çünkü bazen tarihi, özellikle erkeklerin boylarından büyük sözlerinden değil; kadının evde, işyerinde ve yaşamın her alanında verdiği emeğin bedelinden okumak gerekir.
Ve bazen tarih...
Hesap makinesiyle daha doğru sonuç verir, daha iyi anlaşılır.
Üstelik bu hesabın sonucu, hükümetlerin o meşhur kandırıkçı enflasyon hesaplarına hiç benzemez.
Çünkü burada rakamlar değil...
Kadının yaşadığı gerçekler konuşur.