İnsan bedeni en donanımlı bir yapıya sahiptir. Önemli olan, bu mekanizmanın yaşam için neler üreteceğidir. Üretmek bir gereksinim gidericidir ve sorularla başlar. Sorusu olmayanın gerçeği az olur(!)…

“Beynin %10’u kullanılıyor” miti: Popüler kültürde sıkça duyulan bu iddia aslında yanlış. Nörolojik araştırmalar gösteriyor ki beynin neredeyse tüm bölgeleri farklı zamanlarda aktif oluyor. Bana göre bu yeterli değildir. Bağımsızlık, özgürlük, demokratiklik ve laiklik için, çaba harcayıp yaşama katkı sunmayan beyin tam kapasite çalışmamaktadır. Beyin insanın bedeninde ve insanlığın hizmetinde olmalıdır. Efendisine yakın olan kendisinden uzaklaşır. Efendisinin sarayı ile övünenler kesinlikle köleliği hak etmiş olanlardır!...

Enerji tüketimi: Beyin, vücudun ağırlığının yalnızca %2’sini oluşturmasına karşın enerjinin yaklaşık %20’sini harcıyor. Bu, onun sürekli çalıştığının kanıtı sayılabilir. Nitelikli üretimi olmayan bir beyinin çalıştığını iddia etmek pek gerçekçi olmaz.

Kullanım farklılığı: Herkes beynini “tam kapasite” kullanıyor, ama hangi bölgeleri ne kadar etkin kullandığımız kişisel deneyimlere, öğrenmeye ve alışkanlıklara bağlı. Örneğin bir müzisyen işitsel ve motor bölgeleri yoğun kullanırken, bir matematikçi analitik bölgeleri daha çok çalıştırıyor. Güneşin baktığı yeri gören fotoğrafçı, en güzel manzaraları yakalayabilir. Farkında olmadığımız şeyler yok hükmündedir. Farkındalıkla var olanı vitrine taşımak gerekir ki; işte bu beynin temel işlevidir…

Neden “gerektiği kadar” kullanılmıyor gibi görünüyor?

Potansiyel – Gerçekleşen farkı: İnsan beyninin öğrenme, yaratıcılık ve problem çözme kapasitesi çok yüksek. Ancak eğitim, çevre, toplumsal koşullar ve kişisel motivasyon bu kapasitenin ne kadar açığa çıktığını belirliyor. Temel gereksinimler; beslenme, barınma ve korunmadır. Yeterince ve sağlıklı beslenemeyen bir beynin yakıtı yok demektir(!)Üretkenlik ve yaratıcılık güvenle ilişkilidir.

Alışkanlık ve konfor: Beyin enerji tasarrufu için alışkanlıklara yöneliyor. Bu da yeni düşünce yollarını açmak yerine “kolay” olanı seçmeye neden olabiliyor. Zordan kaçış her zaman işletilen yaşamsal kural gibidir.

Toplumsal yapı: İnsanların düşünsel potansiyelini sınırlayan ekonomik, politik ve kültürel engeller var. Yani mesele sadece biyolojik değil, aynı zamanda sosyal.

Siyasi yapı: Siyasi yapı insanların sadece davranışlarını değil, düşüncelerini de etkiler. Faşizmin egemen kılındığı bir yapıda düşünebilirsin ama, düşünce etkileşimine giremezsin. Yaşama geçirilmeyen düşünce bir nevi ölü doğumdur. Düşünceni yaşama aktarmaya kalktığında, egemenlerin hışmına uğrarsın(!)

Beyin aslında bir “olanaklar bahçesi.” Biz çoğu zaman bu bahçenin sadece küçük bir kısmını suluyoruz. Oysa her bir düşünce, her bir hayal, her bir sorgulama yeni bir çiçek açtırabilir.

Beyin, öğrencilerin sınıfta sessizce oturup bekleyen potansiyeli gibidir. Eğer onları harekete geçirecek bir soru sorulmazsa, o potansiyel orada öylece kalır. İnsan da beynini gerektiği kadar değil, kendisine sorulan sorular kadar kullanır. Ya da yaşamı için gerek duyulanı kullanır. Bu noktada öğrenme olgusuna bakmak gerekir. Öğrenme kesinlikle gereksinim temellidir ve aynı zamanda da çözüm içerir. Sonuçlara tanık olan, nedenleri de görebilmelidir. Öğrenme olgusunda eğitimin anlam ve önemi gözden ırak tutulmamalıdır. Eğitim her koşulda bir sistem sorunudur. Üretimden kopan bir yapının nitelikli emeğe gereksinimi olmaz. Dahası toplumsal eğitimi bir yük olarak görür ve ondan kurtulmaya çalışır. Aynı şey sağlık ve güvenlik için yapıldığında; devletin öz görevlerini yadsıdığı görülür. Bu olumsuz gelişme, küçük bir azınlığın otoriterleşen yönetimini işaret eder(!)…

Beynin “gerektiği kadar” kullanılmaması bir eksiklik mi, yoksa insanın sürekli gelişme ve öğrenme ihtiyacının doğal bir sonucu mu? Hiç kuşkusuz, bu bireyin konum ve koşullarıyla ilişkilidir. Yaşamsal gereksinimleri karşılamak, önceliklidir. Bu olgu yaşamın doğal yasasıdır.

Öğrenmenin gereksinimlerle ilişkili olması aslında biyolojik ve toplumsal düzeyde bir “doğal yasa” gibi işliyor. Bedenin en değerli organı beyindir ve onu değerli kılan üretebilir olmasıdır. Dolayısıyla üretmek gerekliliğinde ötesinde kaçınılmaz bir görevdir. Bu organı gerektiği gibi kullanmayanlar; üretken olamaz, özgür olamaz ve yaratıcı olamaz! Yaratanların yaratıcılığı, yaratılanların ise kulluğu tartışılamaz!...