Yaşlılık bir gerçekliktir; ancak bu gerçekliğe gönderme yapılan anlam, toplumsal bakışla biçimlenir. Aynı yaşta bir erkekle kadına yönelik toplumsal yaklaşımda; yaşlı erkek “tecrübeli” ve “bilge” olarak yüceltilirken, yaşlı bir kadın “yorgun” ya da “artık geride kalmış” olarak görülüyorsa, sorun yaşta değil, o yaşa yöneltilen bakıştadır. İşte bu nedenle kadın yaşlılığına ilişkin toplumsal algının dönüşümü, fiziksel çağa değil; kültürel çağa bağlıdır. Kadınların yaşlandıkça görün-mez-leş-tiği, dışlandığı ve sessizleştirildiği bir toplumda; yaşlılığın kendisi bir tür “suç” gibi algılanır. Güzelliğin, üretkenliğin ve değerin yalnızca gençlikle özdeşleştirildiği toplumlar, gerçekte insanın bütünlüğünü yok sayar. Kadınlar ise bu yok sayılışın en doğrudan mağdurlarıdır. Toplumsal bakış; medya imgeleriyle, popüler kültürle, geleneksel söylemlerle biçimlenir. Bu bakışın değişmesi, yalnızca yaşlı kadınların kendilerini, kişiliklerini, kimliklerini yeniden yapılandırmalarıyla değil; aynı anda genç kuşakların, erkeklerin, kurumların ve kamunun da bu yeniden yapılandırmaya eşlik etmesiyle olanaklıdır. Çünkü görünürlüğün hak olduğunu onaylamak, yalnızca yaşlı kadınlar için değil, herkes için daha kapsayıcı bir toplumun kapısını aralar. Toplumun yaşlı kadına bakışını değiştirmek, onu “yardıma muhtaç” bir figür olarak görmekten vazgeçmekle başlar. Çünkü gereksinim duyulan tutum ve davranış yardım değil, eşitliktir. Şefkat değil, saygıdır. Suskunluk değil, katılım hakkıdır. Yaşlı kadına bakışın yönünü değiştirmek; aynı anda gelecekte yaş alacak olan her bireyin toplumsal yazgısını dönüştürmektir. Algının dönüşümü, bireysel farkındalıklarla başlar; politik dönüşümlerle kökleşir. Eğitimde, medyada, kamu politikalarında ve kamusal alanları planlamada yaşlı kadınların varlığının, değerinin saygınlığı ve görünürlüğü; hiç kuşkusuz bu dönüşümün temel adımıdır. Üstelik unutulmamalıdır ki; yaşlılık son değil, bir başka varoluş biçimidir. Bu biçimi nasıl gördüğümüz; kadınlara toplumsal yaşamda ne kadar yer açtığımızla ilgilidir.

Toplumun kıyısına itilmiş her yaşlı kadın, sessiz bir soruyu içinde taşır: “Gerçekten yalnız mıyım, yoksa yalnız mı bırakıldım ?” Bu soru yalnızca bireysel bir iç hesaplaşma değil; aynı anda toplumsal ilişkilerin ve kurumların kadın yaşlılığına verdiği değerin aynasıdır. Yaşlı kadınların yalnızlığı, çoğunlukla doğrudan yaşla değil; toplumsal seçimlerle yapılanır. Kadınlar yaşamlarının büyük bölümünde bakım veren, düzenleyen, birleştiren roller üstlenir. Ancak yaş ilerledikçe bu işlevsellik “gereksizleşir” gibi algılanır. Torun büyütme dönemi geçince, emekli olunca, eşini kaybedince ya da çocuklar uzaklaştığında toplumun gözünde “görevi tamamlanmış” bir figür durumuna gelir. Bilinmelidir ki insan, yaşlandıkça daha az değil; daha çok ilişkiye, daha çok anlamlı bağa gereksinim duyar. Bu yalnızlık, yalnızca kamusal alana ilişkin bir boşluk değildir. Toplumsal ilişkilerin azalması, görüşlerin değer görmemesi, yaşam deneyiminin yok sayılması gibi çok katmanlı bir dışlanmayı içerir. Kadın yaşlılığı çoğunlukla evdeki bir koltukla, susturulmuş bir radyo ya da televizyon sesiyle, eskimiş bir telefon rehberiyle tanımlanır. Ama bu tanımlama, gerçekliği yansıtmaz; gerçekliği kısıtlar. Yaşlı kadının yalnızlığı bir yazgı değildir; toplumsal bir seçimdir. Bu seçim, yalnızlık politikalarıyla, destekten yoksun toplumsal düzenlerle , yaş ayrımcılığına dayanan gündelik uygulamalarla pekiştirilir. Oysa birlikte yaşamanın ve dayanışmanın toplumsal belleği güçlendirdiği bir dünyada, yaşlı kadının yalnızlığı herkesin sorumluluğudur. Toplumsal politikalar, mahalle dayanışmaları, kültürel katılım mekanizmaları gibi araçlar, yaşlı kadınların yalnız bırakılmasına karşı geliştirilecek en temel yöntemlerdir. Ayrıca kadınların kendi aralarında kurdukları dayanışma ağları, görünmez ama güçlü bir bağ oluşturur. Bu bağlar yalnızlığı değil, direnci üretir. Sonuç olarak, yaşlı kadının yalnızlığına “kişisel bir sorun” gibi bakmak, toplumsal dışlanmayı görün-mez-leştirir. Hiç kuşkusuz her yaşlı kadın, yalnızlığa yazgılı değil; birlikte yaşama hakkına sahiptir. Ve bu hak, yalnız bırakmamakla ve toplumsal yaşamdan dışlanmamakla başlar.

Yaşlı kadına yönelik toplumsal bakış, yalnızca bireylerin tutumlarını değil; aynı anda bir kültürün değer yargılarını, tarihsel belleğini ve toplumsal yapılarını da yansıtır. Bu bakış, yaşanılan coğrafyaya göre başkalık gösterse de, benzer ayrımcı tanımlamalar hem Doğu'da hem Batı'da yaşlı kadınların görünmezliğine neden olabilir. Fark, çoğunlukla biçimde değil, gerekçede saklıdır. Doğu toplumlarında yaşlı kadın geleneksel olarak “bilen”, “saygıdeğer”, “dualı” bir figür olarak görülür. Aile içinde, özellikle kırsal kesimlerde, yaşlanmasına karşın yine de belirli bir otoritesi vardır. Ancak bu otorite, çoğunlukla özel alanla sınırlıdır. Kamusal alanda yaşlı kadının sesi duyulmaz, sözü geçmez. Onun bilgeliği mitselleştirilmiş, ama etkinliği sınırlandırılmıştır. Batı toplumlarında ise bireysellik ön planda olduğu için yaşlı kadın daha bağımsız bir yaşam sürdürebilir. Kendi kararlarını verme, seyahat etme, üretmeye devam etme hakkı daha fazla tanınır. Ancak burada da görünürlük “gençlik estetiği”ne sıkı sıkıya bağlıdır. Medya, sanat ve akademi yaşlı kadını tanımlarken çoğu kez “yaşını göstermeyen” figürleri seçer. Dolayısıyla, yaşlılık kimliği değil; gençliğe benzeme biçimi ödüllendirilir. Her iki bağlamda da yaşlı kadın, ya mitsel bir figüre ya da estetik dışı bir görünüme indirgenir. Bu nedenle ne Doğu'daki saygı kültü tam anlamıyla eşitliği sağlar; ne de Batı’daki bireycilik gerçek anlamda onu tanımlayamaz. Oysa yaşlı kadın ne yalnızca bir “nene”dir ne de “genç kalmış bir ikon. Çünkü ” O, kendi gerçeğiyle yaşayan, deneyimiyle konuşan, varlığıyla toplumu dönüştüren bir bireydir.

Toplumsal yapılar bu bireyin çevresine bir çember çizer. O çemberin içinde saygı var ama katılım yoksa… Birey var ama varlığı yok sayılıyorsa… Yalnızlık var ama dayanışma yoksa… Bu durumda sorun; yaş değil, düzendir, toplumun olumsuz değer yargıları ve yaklaşımıdır. Kültürler yaşlılığa ilişkin bakışlarını dönüştürmeden, kadının her yaşta eşit ve onurlu tanımlanması olanak dışıdır. Doğu da Batı da, yaşlı kadına bir pozisyon değil, bir perspektif borçludur. O perspektif, yaşlılığı geçmişin değil; bugünün ve geleceğin bir parçası olarak görmeyi gerektirir.

*Kadın yaşlılığına ilişkin üçüncü yazımdır, önceki iki yazımla birlikte bu üç yazım umarım toplumda karşılık bulmuştur ya da bulacaktır.

Bu yazılarımla; kadın yaşlılığına ilişkin yerleşik kalıpları, kültürel kodları ve toplumsal davranışları tartışmaya açmak amaçlanılmıştır. Amacımız, yaşlılığı yalnızca biyolojik bir evre olarak değil; anlamlarla kuşatılmış, normlarla biçimlendirilmiş ve çoğunlukla dışlanmayla tanımlanmış bir toplumsal konum olarak ele almaktı. Masallardan medya temsillerine, toplumsal bellekten kamusal alan kullanımına kadar pek çok başlık altında görüyoruz ki yaşlı kadın, sistemli bir biçimde hem görün-mez-leş-tirilmiş hem de karikatürize edilmiştir. Gençken “prenses” olan kadın, yaşlanınca “cadı”ya dönüşmektedir. Bu dönüşüm, yalnızca bireysel yaşlanmanın değil, ortak algının bir ürünüdür. Kadın yaşlılığına ilişkin bu dışlayıcı çerçeve, başka coğrafyalarda başka biçimlerde karşımıza çıksa da, özünde benzer bir sonucu üretir: Sessizlik, yalnızlık, görünmezlik, yok sayılmışlık sorunsalı

Yazılarım; bu sessizliğe karşı bir ses olma savındadır ve bu ses, yaşa rağmen değil; yaşla birlikte direnen, düşünen, konuşan kadınların sesidir. Sonuç olarak, kadın yaşlılığı yazgı değildir; değiştirilebilir bir oluşumdur. Bu değişim ise ancak görünürlüğün, dayanışmanın ve eleştirel düşüncenin iç içe geçtiği bir entelektüel direnişle olanaklıdır. Bu kadınsal yazın; yalnız bırakılmak istemeyen, görünmez olmayı reddeden ve yaşla birlikte var olmanın hakkını savunan tüm kadınlara bir çağrıdır. Diyorum ki: Kültürel kodları birlikte dönüştürelim. Yaşlı kadını yok sayan düzene birlikte başkaldıralım, bu düzende inadına var olalım.