"En büyük yoksulluk, sesini duyuramamaktır." Anonim bir yoksulun bu sessiz çığlığı, Avrupa'nın ve Türkiye'nin derinleşen yoksulluk gerçeğini çarpıcı bir biçimde özetliyor. Artık yalnızca ekonomik bir sorun olmaktan çıkan yoksulluk; ruhu, zihni ve tüm bir yaşamı kemiren, toplumsal vicdanı aşındıran bir olguya dönüştü. Peki, bu çığ gibi büyüyen sessizliğin ardından ne olacak?

Eurostat'ın 2024 verileri, Avrupa Birliği yurttaşlarının beşte birinin yoksulluk ya da sosyal dışlanma riskiyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor. Bulgaristan, Romanya ve Yunanistan gibi ülkelerde bu oran %30'u aşarken, Fransa'da bile 1996'dan bu yana görülmemiş bir artış yaşanıyor. Ancak bu yoksulluk neden "sessiz"? Çünkü açlık utançla konuşuluyor. Sistem, kendi ayıbını örtmek için yoksulun kendi durumundan utanmasını istiyor. Kadınlar, gençler, göçmenler... Her dönemin günah keçileri yine aynı sessizliğe tutsak ediliyor.

Türkiye'deki durum ise daha da çarpıcı. TÜİK'in pembe tablolarının ötesinde, ülkede derin bir yoksulluk uçurumu var. Asgari ücret, dört kişilik bir ailenin mutfak masrafını bile karşılayamıyor. Emekliler için yaşamak, günlük indirimleri kovalamakla eşdeğer hale geldi. Üniversite mezunu gençler, yıllar süren eğitimden sonra "kariyer planı" olarak market reyonlarında iş bulduğuna şükrediyor. Daha da kötüsü; yoksulluk sıradanlaşıyor. Sokakta dilenen bir kadını, çöpten yemek toplayan bir çocuğu gördüğümüzde başımızı çeviriyoruz. Alıştık. Bu toplum, yoksulluğu önce dramatize etti, sonra normalize etti, şimdi ise bireyselleştiriyor: "Çalışsaydı aç kalmazdı!"

Bu durum; neoliberal anlayışın en karanlık yansımasıdır. Bu anlayışta; yoksulluk bireysel başarısızlık sayılıyor, oysa kolektif bir umursamazlığın ürünüdür. Bugün hem Avrupa'da hem Türkiye'de yoksulluk; artık yalnızca ekonomik bir sorun değil, ahlaksal bir dışlama biçimi durumuna gelmiştir. Yoksullar yardım kuyruklarında fişleniyor, onlara yapılan sosyal yardım da "minnet" ya da "oy" karşılığı veriliyor. Yardım alanın değil, verenin erdemi yüceltiliyor. İşsizlik yardımı alan bir genç, "tembel" damgası yerken, yalılarda ya da saraylarda yaşayanlar hiçbir sorumluluk taşımıyor. Bu bir sistem tercihidir. Yoksulluk bir yazgı değil; bir yönetim biçimidir. Gelir eşitsizliğinin bu kadar derin olduğu bir ülkede "gönenç" kavramından söz etmek olanaksızdır.

Veriler, Türkiye'deki yoksulluğun boyutunu çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor:

  • Türkiye'de her dört çocuktan biri yoksulluk sınırının altında yaşıyor.
  • Emeklilerin %70'i açlık sınırının altında maaşla geçinmeye çabalıyor.
  • Asgari ücret, 2025 yılı itibarıyla açlık sınırına eşitlenmiş durumda.
  • Kadın istihdamı düşük, genç işsizliği %25'i aştı.
  • Kredi kartı borçları 1 trilyon TL sınırında. Halk borçla yaşıyor, borçla ölüyor.

Bütün bu rakamlar, yalnızca bir ekonomik başarısızlık değil; aynı anda kamusal vicdanın iflasıdır.

Yoksulluğa nasıl çözüm bulunacak?

Yoksullukla savaşım, yalnızca sosyal yardım kampanyalarıyla olmaz. Devlet, sosyal devlet olduğunu yeniden hatırlamalıdır. Kamu yatırımları betona değil, insana yapılmalıdır. Kadınlar görünür kılınmalı, gençler için iyi bir gelecek hazırlanmalıdır. Ama en önemlisi, yoksulluğun utancının yoksula değil, yönetenlere ait olduğu bilinmelidir.

Bu yazının başlığına dönersek: Ne olacak bu insanların durumu? Eğer bir şey yapılmazsa, kesinlikle daha çok sayıda insan sessizliğe gömülecek. Yalnızca yoksul değil, kırgın, öfkeli ve umutsuz olacaktır, belki de yaşamından vaz geçecektir.

Toplum dediğimiz kavram; yalnızca orta sınıfın, ekran yüzlerinin, iktidarın değil; işsizlerin, emeklilerin, gençlerin sesiyle bir bütün olabilir. Tersine durumlarda bu sessizlik, bir gün çığlıkla yankılanır ve o çığlıkları da susturmak hiç kolay olmaz.