Dünlerde 25 Kasım törenleri yoktu ama kadınlar da bu kadar çok ölmüyordu.
Şimdi 25 Kasım var. Pankart var. Slogan/söylem var. Sanal ortamda kadınlar için; sosyal medya etiketi /hashtag var.
Ama gerçek ortamda; her geçen sayıları çığ gibi büyüyen ölü kadınlar var, dahası sayıları her yıl artıyor, artıyor.
Tuhaf, değil mi?
Dünlerde kadınlar suskundu ya da susturulurdu. Bugün sesleri mikrofonla çoğaltılıyor, ama yine de duyulmuyor.
Dünlerde kadınlar evin içinde dövülürdü. Bugün herkesin gözü önünde öldürülüyorlar. Dünlerde kadınlar “ayıptır, sus!” denilerek bastırılırdı. Bugün “kadın cinayetleri politikdir!” denilerek yere, göğe yazılıyor ama o politika nedense hiç değiştirilmiyor.
Hani bir söz vardır ya; “Ne kadar çok yasa çıkıyorsa, o kadar çok suç işleniyor demektir.”
25 Kasım’lar da işte böyle bir şey. Sanki ne kadar çok anma günü oluyorsa, o kadar çok kadını yitiriyoruz. Erkek egemen bir düzenin, her yıl 25 Kasım’da timsah gözyaşları döktüğü bu “anma törenleri” gerçekte bir tür vicdan yıkama ya da günah çıkartma ayini gibi...
Bir yıl boyunca döv, söv, sustur, kısıtla; sonra 25 Kasım’da mor balon şişir, #kadınaşiddetehayır yaz, kendini akla... Ertesi gün yine kaldığın yerden; kadının gözünü mor balon gibi şişir ve şiddet döngüsüne geri dön.
Bu koşullarda toplum ne yapıyor?
Çoğunlukla sessiz kalıyor. Çünkü korkuyor. Çünkü yalnız. Çünkü mahkemede katilin “mini etek giymişti” diye yaptığı savunmayı haklı bulan yargıyı eleştiremiyoruz. Çünkü taş devrinden, dijital çağa değişen/gelişen/dönüşen insanlık tarihi boyunca; bazı kadınların “şiddeti hak ettiğini” düşünenler aramızda sessizce ve baskın olarak varlığını sürdürüyor. Dahası ve belki de en kötüsü; bu şiddete toplumsal olarak alıştık, alıştırıldık.
Bugün kadınlar yalnızca elleriyle, kollarıyla, attıkları adımlarıyla değil, dijital ortamda paylaştıkları verileriyle de yaftalanıyor, eleştiriliyor, aşağılanıyor. Çünkü bugün şiddet yalnızca fiziksel değil.
Örneğin; bir kız çocuğu TikTok’ta bir dans videosu paylaşıyor. Ardından yorumlar geliyor:
“Daha çocuk, ama şimdiden olmuş bu.”
“Bu nasıl ana babadır, sokağa salmış!”
“Döverim öyle çocuğu!”
Dijital şiddet denen olgu; yalnızca bir yorum değil, toplumsal linç biçimidir.
Bugün bir kadın sevgilisinden ayrılıyor ve WhatsApp’taki mahrem görüntüleri “intikam pornosu” diye ulu orta paylaşılıyor.
Bugün bir kadın doğum kontrol hakkını savunuyor, “ahlâksız” diye hedef gösteriliyor.
Bugün bir kadın sığınma evine gidiyor, ama orada bile güvende değil.
Kadına yönelik şiddet çağa ayak uydurdu.
Yalnızca ev içinde değil, şiddet sanal ortamda da sürüyor.
Kadınlar okudukça, boşandıkça, çalıştıkça, özgürleştikçe; erkeklerin şiddet gösterisi daha da artış gösteriyor gibi...
Çünkü itaat bekleyen erkek aklı; bireyselliğinin, kişiliğinin bilincine varmış eğitimli kadın aklını baskılayamıyor, onunla baş edemiyor, onun başını eğemiyor.
Kuşkusuz ortada devasa bir gerçek var ki o da kadına yönelik şiddeti önlemenin yolu, erkeği dönüştürmekten geçiyor. Örneğin kriz anında öfkesini kadına yönelten bir erkek; özünde kendi kırılganlığını kadının bedeni üzerinde bastıran biridir. Ama her nedense kimse erkekliği ya da erkeklerin doğuştan başlayarak yetiştirilme biçimini tartışmak istemiyor.
Kimse erkeğe, “neden şiddete başvuruyorsun?” diye sormuyor. Yalnızca 25 Kasım günlerinde kadınlar öfkelerini, tepkilerini, eleştirilerini paylaşıyor; hepsi o kadar... Oysa sorun yalnızca kadın sorunu değildir; kadın-erkek toplumun genelini ilgilendiren bir sorundur.
Bu yıl yine 25 Kasım’da kadınlar sokakta olacak. Yine pankartlar taşınacak. Yine ağıtlar yükselecek. Yine birileri diyecek: “Bu son olsun.”
Ama biliyoruz ki, bu son olmayacak.
Çünkü 26 Kasım sabahı, kim bilir kaç kadına yönelik şiddet duyumları gelecek gündeme ?
Ve biz yine “bir kadın daha şiddete uğradı ya da öldürüldü” sözlerini duyacağız.
Kadınlar şiddete uğramasın ve dahası öldürülmesin diye yalnızca bir gün değil, her gün ses çıkarmak gerekiyor. Yoksa 25 Kasım, yalnızca susan bir toplumun vicdanını oyalayan tarihsel bir anma günü olur ve duyarlı kadınlar; öldürülmüş kız kardeşlerinin adlarını öfkeyle, acıyla anarken, katiller “iyi hâl”den evlerine dönerler.