Hani şu Doğu felsefesine pek meraklı olan entel-dantel halkımızın çok iyi tanıdığı Robin Sharma var ya...

İşte bakın ne demiş o “ünlü” düşünür:

“Ordinary people have big TVs. Extraordinary people have big libraries...”

Türkçesiyle, değerli okur:

“Sıradan insanlar büyük televizyonlar, sıra dışı insanlar büyük kitaplıklar edinir.”

Sharma denen adam ne güzel demiş, hem de ne kadar doğru demiş.

Gerçi büyük bir kitaplığa sahip olmak, o kitapları okumak anlamına gelmediği gibi; büyük bir televizyona sahip olmak da insanın düşünemediğini göstermez.

Sorun televizyonun büyüklüğü değil, düşünce dünyasının küçüklüğüdür.

Kitaplığın büyüklüğü de tek başına bir erdem değildir; asıl önemli olan insanın kitaplarla nasıl bir ilişki kurduğu, okuduklarını nasıl özümsediği, sorguladığı ve yaşamına nasıl aktardığıdır.

Yine de...

Kitapsız bir benlik, benzinsiz bir araç gibidir.

Benzinsiz bir araç nasıl trafiğe çıkamazsa; bilgiyle, düşünceyle ve sorgulamayla beslenmeyen bir zihin de kolay kolay gerçeğe ulaşamaz, akıl savaşlarını kazanamaz.

Böylesi bir zihin; toplumsal ilişkilerde genellikle cahil cesaretiyle ona buna bulaşır, bilmediği konularda kesin yargılara varır, bilgisizliğini bilgi sanarak sergiler.

Ve onlar...

Geçmişini bilmeyen, bugününü yorumlayamayan, yarınını öngöremeyen; eleştirel düşünceden yoksun, dogmatik zihinler...

Ülkeyi bataklıklara çekmeye çalışanlara bilinçsizce destek verir.

Verir de...

Bir de ne yaptığının, kimin değirmenine su taşıdığının ayırdına varmaktan aciz bir biçimde; “sözde” demokrasi, özgürlük ve hoşgörü adına, Türk ulusunun bağımsızlığını, ülkenin bütünlüğünü ve toplumsal çıkarlarını savunanlara saldırır.

Demokrasi ile teslimiyeti...

Özgürlük ile başıboşluğu...

Eleştiri ile hakareti...

Evrensellik ile ulusal kimliksizliği birbirine karıştırır.

Çünkü okumadan kanaat sahibi olmuş, düşünmeden hüküm vermiş, araştırmadan tarafını seçmiştir.

Kitaptan ve kitaplıklardan söze girmişken önemli bir güne değinelim:

Dünya Beyin Günü’ne...

Bilindiği gibi 22 Temmuz, Dünya Beyin Günü olarak belirlenmiş.

Bu günü kutlayabilmek için elbette yalnızca biyolojik anlamda beyin sahibi olmak yetmez.

İnsan beynini korumalı, geliştirmeli ve kullanmalıdır.

Bunun için ne yapmalı?

Öncelikle eline kitap almalı.

Okumalı, okumalı ve okumalı...

Ancak okuduklarını ezberlemekle yetinmemeli; karşılaştırmalı, sorgulamalı, kuşkulanmalı, düşünmeli.

Çünkü kitap okumak, insanı kendiliğinden akıllı, bilgili ya da erdemli yapmaz.

Okunan kitabı anlayabilmek, karşıt görüşlerle sınayabilmek ve bilgiyi yaşamın içinde kullanabilmek gerekir.

Beynin kapasitesini ve sağlığını korumak için de okumanın yanı sıra; dengeli beslenmeli, aşırı kilo almamalı, sigaradan uzak durmalı, spor yapmalı, bol bol yürümeli ya da yüzmeli...

Çokça gülmeli...

Yürek dolusu sevmeli...

Dans etmeli...

Yeni şeyler öğrenmeli...

Okuyarak beslediği beynini hep düşünmeye, sorgulamaya ve üretmeye yönlendirmeli.

Çünkü sağlıklı bir beyin, yalnızca hastalıklardan korunmuş bir organ değildir.

Sağlıklı bir beyin; eleştirel düşünebilen, empati kurabilen, yanlışını görebilen ve başkalarıyla birlikte yaşama sorumluluğu taşıyan bir bilincin de merkezidir.

Bugünün anlam ve önemi bağlamında kuşkusuz birkaç söz daha etmeli:

“Bu dünyada insan denilen varlığın değeri, ne yazık ki kimi toplumlarda teninin rengine, sınıfına, cinsiyetine, milliyetine ya da doğduğu coğrafyaya göre ölçülüyor.

Oysa insanın gerçek değeri; beyninin biyolojik özelliklerinden çok, o beyni nasıl kullandığıyla, kendisine aktarılan kültürü nasıl dönüştürdüğüyle, aldığı eğitimle ve geliştirdiği düşünme alışkanlıklarıyla anlaşılır.”

Kim mi demiş bunları?

Ben dedim.

Bendeniz dedim.

Neden mi dedim?

Bunca yıldır akademik kitaplardan edindiğim bilimsel bilgilerden, gözlemlerimden ve yaşam deneyimlerimden özümsediklerimi dile getirmek istedim.

Çünkü günlük yaşamımızda karşılaştığımız; düşünmeden konuşan, bilmeden hüküm veren, toplumsal yaşamın en temel kurallarını bile önemsemeyen kişilerin akıl dışı davranışlarını gördükçe bu sözleri söylemeden edemiyorum.

Kentte yaşamasına karşın kentli kültürünü edinememek; dolayısıyla kentlileşememek...

Toplumsal yaşamın kurallarına uymamak; dolayısıyla toplumsallaşamamak...

Ortak yaşamın gerektirdiği saygıyı, sorumluluğu ve ölçüyü geliştirememek...

Son aşamada da çağdaş yaşam koşullarına uygun yaşamayı öğrenememek, becerememek; dolayısıyla uygarlaşamamak...

Bütün bunlar biyolojik bir eksiklikten değil; eğitim, kültür, görgü ve toplumsal bilinç yoksunluğundan kaynaklanır.

Onların düşüncesizce, sorumsuzca ve başkalarının yaşam alanlarını hiçe sayarak davranmalarını izledikçe, gözlemledikçe başka ne denebilir ki bu tutumlar karşısında?

Yine de insanları bütünüyle değersizleştirmek, onların insanlığını sorgulamak yerine; davranışlarının insan olmanın gerektirdiği düşünme, empati ve birlikte yaşama sorumluluğuyla nasıl bağdaştırılabildiğini sorgulamak gerekir. Çünkü insanı değil, insanın yanlış davranışını hedef almak gerekir.

Oysa Türkler için derler ki “Türk, girdiği kabın şeklini alır.”

Bir başka deyişle, Türklerin gittikleri coğrafyalara, farklı toplumlara ve yaşam koşullarına uyum sağlama yeteneğinden söz edilir.

Ancak uyum sağlamak ile asimile olmak aynı şey değildir.

Uyum; insanın yaşadığı toplumun hukukuna, ortak yaşam kurallarına ve kamusal düzenine saygı göstermesidir.

Asimilasyon ise kişinin kendi kimliğini, kültürünü ve belleğini yitirmesidir.

İnsan kendi kimliğini koruyarak da uygar, saygılı ve toplumla uyumlu yaşayabilir.

Ne yazık ki gündelik yaşamda öyle kişilerle karşılaşıyoruz ki...

Görgüsüzlük, saygısızlık ve yaşamsal cehalet; iliklerine kadar işlemiş, benliklerine, davranışlarına ve gündelik ilişkilerine yerleşmiş.

Kamusal alanı yalnızca kendilerine ait sanıyorlar.

Başkalarının huzurunu, hakkını, yaşam alanını önemsemiyorlar.

Kuralları yalnızca başkalarının uyması gereken yükümlülükler olarak görüyorlar.

Kendi davranışlarını ise özgürlük sanıyorlar.

Durum böyle olunca istemeden de olsa, 22 Temmuz Dünya Beyin Günü’ne gerçekten değer verenlerle bu tutumları karşılaştırıyoruz.

Ve soruyoruz:

İnsan, sahip olduğu beyni kullanmadan da çağdaş olabilir mi?

Bilgiye direnerek, görgüyü küçümseyerek, ortak yaşamın kurallarını hiçe sayarak uygar bir toplum kurulabilir mi?

Yalnızca sosyoekonomik değil, sosyokültürel anlamda da gelişmiş bir toplumsal yapıya biz acaba hangi yüzyılda ulaşacağız?

Böylelerinin nesli tükenince mi?

Yoksa eğitim, kültür, hukuk ve toplumsal sorumluluk gerçekten önemsenince mi?

Bu sorunun yanıtını şimdilik veremiyoruz.

Ancak şunu söyleyebiliriz:

Beynin varlığını kutlamak kolaydır.

Zor olan; onu bilgiyle beslemek, kuşkuyla sınamak, vicdanla yönetmek ve ortak yaşamın hizmetine sunmaktır.