Milliyetçilik…

Sözcüğün kendisi bile artık insana şöyle bir çevresine bakma gereği duyuruyor.

Nerede söyledin?

Kime söyledin?

Hangi ulusun milliyetçiliğinden söz ediyorsun?

Çünkü tuhaf bir çağda yaşıyoruz.

Rus milliyetçiliğinden söz edersen; emperyalizme karşı direniş dersin.

Fransız ulusal bilincinden söz edersen; cumhuriyetçi yurttaşlık dersin.

Ukraynalı'nın ülkesini savunmasına; ulusal direniş dersin.

Bir sömürge halkı ayağa kalkarsa; bağımsızlık mücadelesi dersin.

Ama konu Türk milliyetçiliğine geldi mi bazı çevrelerin sözlüğü birden değişiveriyor:

Irkçılık!

Faşizm!

Gericilik!

İyi de neden?

Başkasının yurdu kutsal da bizimki emlak arsası mı?

Başkasının bağımsızlığı erdem de bizim bağımsızlık duygumuz utanılacak bir düşünce mi?

Başkasının ulusal belleği tarih bilinci de bizim tarih bilincimiz çağdışılık mı?

Sorun tam da burada başlıyor.

Rusya tarih boyunca özellikle Batı'dan gelen büyük askerî saldırılarla karşılaştı. 13. yüzyıldaki Töton Şövalyeleri saldırıları Rus tarihsel belleğinde önemli yer tuttu. Yüzyıllar sonra Nazi Almanyası'nın Sovyetler Birliği'ni işgali ise milyonlarca insanın yaşamına mal olan büyük bir yıkıma dönüştü.

Rus ulusal belleğinin en güçlü simgelerinden Aleksandr Nevski de bu nedenle yalnızca tarihsel bir kişi olarak kalmadı.

Sergey Eisenstein'ın 1938 tarihli Alexander Nevsky filmi, yaklaşan Nazi tehdidinin gölgesinde çekildi ve geçmişteki Alman şövalyelerine karşı direnişi, güncel bir ulusal direnç anlatısına dönüştürdü.

Kimse de çıkıp “Ne kadar ayıp, Ruslar milliyetçilik yapıyor!” demedi.

Tersine, ulusal dirençti.

Yurt savunmasıydı.

Bağımsızlıktı.

Evet, gerçekten de öyleydi.

Çünkü bir halkın ülkesini savunmasıyla başka halkları aşağı görmesi aynı şey değildir.

Milliyetçilik ile ırkçılık arasındaki sınır da tam burada çizilir.

“Benim ulusum yaşasın” demek başka şeydir; buna karşın “yalnızca benim ulusum yaşasın” demek başka...

“Ülkem bağımsız olsun” demek başka şeydir; buna karşın “başka ülkeleri egemenliğim altına alayım” demek bambaşka bir şeydir.

Ama nedense Türkiye'de özellikle 1990'lı yıllardan başlayarak bu ayrım giderek silikleştirildi.

Önce küçümseme geldi:

“Vatan, millet, Sakarya edebiyatı…”

Sonra alaycı yorumlar geldi.

Ardından ulus, ulusal egemenlik, bağımsızlık, Cumhuriyet, dahası Atatürk sözcüklerini kullanan herkesi aynı siyasal torbaya doldurma kolaycılığı geldi.

Ve sonunda milliyetçilik ile ırkçılık neredeyse eş anlamlı kullanılmaya başlandı.

İşte ben bu yaklaşımlara karşı çıkıyorum.

Çünkü tarih bize şunu açıkça gösteriyor ki baskının sağı da olur, solu da.

Faşizmin suçlarını anlatırken Stalinizmin suçlarını görmezden gelemezsiniz.

Stalinizmi eleştirirken Latin Amerika'daki sağcı askerî diktatörlükleri aklayamazsınız.

Mao dönemindeki baskıları konuşurken Pinochet'yi unutamazsınız.

Prag Baharı'nı Sovyet tanklarının ezmesini kınarken başka coğrafyalardaki işgallere alkış tutamazsınız.

Dünyanın pek çok köşesinde başka halkların uğradığı zulme ağlarken, Bosna'daki katliama sessiz kalamazsınız.

Çünkü acının milliyeti olmaz.

Çünkü insanlık suçu ideoloji sormaz.

İşkencecinin sağcı ya da solcu olması, işkence gören insanın acısını azaltmaz.

Tankın üzerinde kızıl yıldız bulunması da gamalı haç bulunması da altında ezilen insan açısından sonucu değiştirmez.

İşte gerçek tehlike de tam burada başlar; insanlar ilkelere değil, kamplara bağlanmaya başladığında ve “Bizimkiler yapıyorsa vardır bir nedeni…” dendiği anda başlar.

Bir dönem Sovyetler Birliği'ni eleştirmek neredeyse gericilik sayılırdı.

Sovyet rejimindeki baskıları söylemek istemeyenler vardı.

Stalin'in yaptıklarını görmezden gelenler vardı.

Prag'a giren tankları bile tarihsel zorunluluklarla açıklamaya çalışanlar vardı.

Sonra Berlin Duvarı yıkıldı.

Sovyetler Birliği dağıldı ama duvarların yıkılması, zihinlerdeki duvarların da yıkıldığı anlamına gelmedi.

Bugün şaşkınlıkla baktığım kesimlerden biri de tam burada ortaya çıkıyor.

Dünlerde “Tam bağımsız Türkiye!” diye bağıranlardan bazıları bugün ulusal egemenlik sözcüğünü duyunca yüzünü buruşturuyor.

Dünlerde “Emperyalizme hayır!” diyenlerden bazıları bugün Türkiye söz konusu olduğunda ulusal çıkar kavramını neredeyse ayıp sayıyor.

Dünün devrimcilerinden bazıları bugün “ulus” kavramından ürküyor.

İnsan ister istemez soruyor:

Size ne oldu?

Bağımsızlık yalnızca Vietnamlıların hakkı mıydı?

Ulusal egemenlik yalnızca Kübalılar için mi değerliydi?

Yurt savunması yalnızca Ruslar yaptığında mı ilericiydi?

Mustafa Kemal'in emperyal işgale karşı verdiği savaş neden aynı tarihsel ölçütlerle değerlendirilmiyor?

Anadolu'da bağımsızlık savaşı veren insanlar başka bir gezegenden mi gelmişti?

Üstelik bu ülkenin kuruluş felsefesinin odağında son derece açık bir ilke vardı:

Egemenlik ulusundur.

Şu ayrımın altını özellikle çizelim:

Bir ırkın değildir.

Bir mezhebin değildir.

Bir hanedanın değildir.

Bir sınıfın değildir.

Ulusundur. Egemenlik yalnızca ulusundur.

Bu nedenle Cumhuriyet'in milliyetçilik anlayışını tartışırken ırkçı milliyetçilikle yurttaşlığa dayanan ulusal egemenlik düşüncesini aynı kaba doldurmak tarihsel bir kolaycılıktır.

Ben başka halkları aşağılayan bir milliyetçilik istemiyorum.

Başkasının toprağında gözü olan bir milliyetçilik de istemiyorum.

Etnik kökene göre insanları sınıflandıran bir anlayışı hiç istemiyorum.

Ama kendi ülkesinin bağımsızlığını savunan, kendi toplumunun ortak geleceğine sahip çıkan, yurttaşlık bağını önemseyen ve ülkesinin kararlarının başka başkentlerde verilmesine karşı çıkan bir ulusal bilincin de ırkçılık diye suçlanmasını onaylamıyorum.

Çünkü bunun adı ırkçılık değildir.

Bunun adı bağımsızlık bilincidir.

Bunun adı ulusal egemenliktir.

Bunun adı yurttaşlık sorumluluğudur.

Ve yine tuhaf olan şudur ki dünyanın her yanında ulusal çıkar siyaseti yeniden yükselirken bize usdışı bir anlayışla ulusal çıkar düşüncesinden utanmamız öğütleniyor.

Amerika kendi ulusal çıkarını açıkça savunabilir.

Avrupa kendi sınırlarını korumayı siyasal hak sayabilir.

Rusya kendi güvenlik çıkarlarından söz edebilir.

Çin dünyanın öbür ucunda bile kendi ulusal çıkarının peşinden koşabilir.

Ama Türkiye kendi bağımsızlığından, kendi egemenliğinden, kendi ulusal çıkarından söz ettiğinde hemen birileri parmağını kaldırıyor:

“Aman milliyetçilik yapmayın!”

Yaparım kardeşim.

Ama başkasının toprağına göz dikmeden yaparım.

Başka halkları aşağılamadan yaparım.

İnsanları soyuna sopuna göre ayırmadan yaparım.

Ülkemi sevmeyi başkasından nefret etmek sanmadan yaparım.

Ve Mustafa Kemal'in öncülüğünde verilen bağımsızlık savaşını da utanarak değil, başım dik anımsarım.

Çünkü bağımsızlık savaşı vermiş bir halkın çocuklarına bağımsızlıktan utanmayı öğretemezsiniz.

İşte konuşmamız gereken budur.

Milliyetçiliği ırkçılıktan temizlemek başka şeydir; bir ulusun bağımsızlık bilincini söküp atmak başka.

Birincisine sonuna kadar varım, ikincisine ise hayır.

Hem de kocaman bir HAYIR!

Çünkü başkasının milliyetçiliğini “ulusal direniş” diye alkışlayıp bizimkini “ırkçılık” diye aşağılamak yalnızca düşünsel bir çelişki değildir.

Adını doğru koyalım:

Çifte standarttır, amiyane deyişle ikiyüzlülüktür, bu ulusa yapılan en büyük kötülüktür.