Siyasal Bilim alanında gerçekleştirdiğim okumalarım sırasında yeni bir kavramla tanıştım: İliberal demokrasi…

Söylenişi biraz zor; buna karşın anlamı oldukça tanıdık. Dahası kavram yabancı olsa da uygulaması hiç yabancımız değil.

Şöyle ki iliberal demokrasi denilen yönetim biçiminde seçimler yapılır. Sandıklar kurulur. Oylar kullanılır. Kazananlar balkonlara çıkar, ellerini sallar, halkı selamlar.

Sonra ne olur?

Seçim sandığı kaldırılmaz ama demokrasinin içi yavaş yavaş boşaltılır.

Çünkü demokrasi yalnızca sandık değildir; hukuk, adalet, düşünce ve basın özgürlüğüdür. İktidarın karşısında konuşabilme, yazabilme ve örgütlenebilme hakkıdır.

İliberal demokraside ise siyasal iktidar, demokrasinin bütün bu parçalarını bir yana bırakır; sandığı tek başına demokrasinin yerine koyar ve der ki:

“Beni halk seçti.”

“Öyleyse ben ne yaparsam halk adına yaparım.”

Böylece çoğunluğun oyunu sınırsız yönetme yetkisi sayar; çoğunluk ile çoğulculuk arasındaki ayrımı da yok sayar.

Oysa demokrasi; çoğunluğun iktidar olma hakkı kadar, azınlıkta kalanların da insan, yurttaş ve muhalif olarak yaşama hakkıdır. İşte iliberal demokrasinin liberal demokrasiden ayrıldığı yer de tam burasıdır. Liberal demokraside hukuk, iktidarı sınırlar. Buna karşın iliberal demokraside iktidar, hukuku sınırlar.

Liberal demokraside yargı, yönetenlere gerektiğinde “Dur!” diyebilir. İliberal demokraside ise yargıçların kim olacağına, hangi davanın ne zaman görüleceğine, kimin suçlu bulunup kimin dosyasının unutulacağına siyasal iktidarın gölgesi düşer.

İliberal demokrasilerde hukuk, adalet dağıtan terazi olmaktan çıkar; muhaliflerin başının üzerinde sallandırılan siyasal bir sopaya dönüşür.

Basın vardır ama özgür değildir.

Gazeteler çıkar ama her biri aynı başlıklarla çıkar.

Televizyonlarda tartışma programları yapılır ama tartışılmayacak konular önceden bellidir.

Gazeteciler yazma eylemlerini sürdürürler ama bir süre sonra neyi yazamayacaklarını da öğrenirler.

Bu duruma “otosansür”, başka bir deyişle kişinin kendi kendisini sansürlemesi denilir.

Ne güzel kendiliğinden!

İktidarın hiçbir şey söylemesine gerek kalmadan gazeteci kendi kaleminin bekçisi, televizyoncu kendi dilinin gardiyanı olur.

Hiç kuşkusuz bu düzende muhalefet partileri de vardır. Çünkü iliberal demokrasi, muhalefeti bütünüyle ortadan kaldırırsa demokrasi görüntüsünü yitireceğini bilir.

Bu nedenle muhalefetin yaşamasına izin verir; iktidara yaklaşmasını ise olabildiğince güçleştirir.

Muhalif siyasetçiler hakkında davalar açılabilir.

Muhalefetin yönettiği yerel yönetimlerin yetkileri yönetsel ya da yargısal yöntemlerle sınırlandırılabilir.

Partilerin gelirleri, toplantıları, mitingleri ve medyada görünürlükleri kısıtlanabilir.

Seçime girmelerine izin verilir ama yarışa aynı çizgiden başlamalarına izin verilmez. Bir koşucu asfalt yolda, öteki dikenli tarlada koşturulur ve bu yarış “eşit seçim yarışı” olarak tanımlanır.

İliberal demokrasinin yöneticileri seçimle işbaşına gelirler; ancak işbaşına geldikten sonra kendilerini seçilebilir yöneticiler değil, ülkenin tapusunu almış mülk sahipleri gibi görmeye başlayabilirler.

Devlet ile parti, giderek parti ile lider, daha sonra da lider ile ülke birbirine karışır.

Sonunda lidere yöneltilen her eleştiri; devlete, millete, bayrağa ve dahası vatana saldırı olarak sunulur.

“Ben gidersem devlet çöker.”

“Ben yoksam ülke yoktur.”

“Bana karşı olan, millete karşıdır.”

İşte seçilmiş otoritarizmin kısaca özeti budur.

Acaba insanlar neden böyle yönetimlere yönelir?

Çünkü ekonomik krizler, savaşlar, göçler, güvenlik kaygıları ve toplumsal çatışmalar insanları korkutur. Korkan, endişelenen, kaygılanan insan güvenlik arar.

Otoriter lider de ona özgürlük değil, güvenlik sözü verir ve “Bana yetki ver, seni koruyayım” der.

Yetkiyi alır ama yurttaşı kimden koruyacağını kendisi belirler ve sonra düşmanları çoğaltır:

Dış düşmanlar ya da dış mihraklar…

İç düşmanlar ya da iç mihraklar…

Bu geniş “muhalifler” torbasına gerektiğinde gazeteciler, bilim insanları, sanatçılar, sendikacılar, sivil toplum örgütleri; hatta hak arayan kadınlar ve gençler de eklenir.

Kim sesini yükseltirse, güvenliği tehdit edenler arasına adı ve unvanı yazılabilir.

Popülizm de tam burada devreye girer.

Toplum, “gerçek halk” ve “halkın düşmanları” diye ikiye ayrılır.

Kimin gerçek halk olduğuna ise halk değil, iktidar karar verir.

Kendisini destekleyenler yerli ve millîdir, iktidarı eleştirenlerse yabancıların uşağı…

Soru soranlar hain, hak arayanlar bozguncu, susmayanlar terörist…

Böylece ülkeyi yönetenlerin başarısızlıkları değil, başarısızlıkları dile getirenler sorun olarak görülür.

Dünyada iliberal demokrasi tartışmalarında Macaristan, özellikle Viktor Orbán’ın uzun iktidarı döneminde başlıca örneklerden biri sayıldı. Orbán, “iliberal devlet” kurma niyetini saklama gereği bile duymamıştı.

Orbán’ın iktidarı 2026 seçimlerinin ardından sona erdi; ancak on altı yıllık yönetimin hukukta, medyada ve devlet kurumlarında bıraktığı izlerin bir seçimle ortadan kalkıp kalkmayacağı ayrı bir tartışma konusu oldu.

Çünkü bir lider seçimle gidebilir ama kurduğu düzen, kurumların içinde varlığını sürdürebilir.

Polonya da özellikle Hukuk ve Adalet Partisi’nin iktidarı döneminde yargının bağımsızlığına yönelik müdahaleler ve kamu medyasının denetimi nedeniyle bu kavramla birlikte anıldı.

Sonraki yönetimin bozulan hukuk düzenini onarma çabası ise bize bir başka gerçeği gösterdi: Demokrasiyi bozmak kolay, onarmak zordur.

Çünkü kurumlar bir gecede ele geçirilebilir ama bağımsızlık kültürü bir gecede geri getirilemez.

“İliberal demokrasi” kavramı, 1995 yılında yayımlanan Towards Illiberal Democracy in Pacific Asia adlı çalışmada kitap başlığı olarak kullanılmıştı. Ancak kavramı dünya siyaset bilimi yazınının merkezine taşıyan kişi, 1997 yılında yayımladığı “The Rise of Illiberal Democracy” başlıklı makalesiyle Fareed Zakaria oldu. (1)

Zakaria kavramı ilk kullanan kişi olmayabilir; ancak kavramı sistemleştiren, açıklayan ve uluslararası siyasal tartışmalarda büyük ölçüde yaygınlaştıran kişidir.

Kavramın kendisi ise büyük bir çelişkiyi anlatıyor:

Demokrasi varmış gibi görünen ama demokratik özgürlükleri taşımayan yönetimleri…

Evet ben bu kavramı Siyasal Bilim alanındaki okumalarım sırasında öğrendim.

Bizim “çeviri bilim” yapan bilim adam ve madamlarından daha önce hiç duymadım.

Belki onlar da kavramı biliyorlardı ama halka söylemeyi gerekli görmemiş olabilirler; kim bilir?

Belki yabancı kavramlara Türkçe karşılık bulmakla uğraşırken, kavramın Türkiye’deki karşılığını aramaya kalkışmadılar ya da belki kavramı anlatmak için uzağa bakmaya gerek olmadığını düşündüler. Elbette ki onların özgür iradesi; bir şey diyemeyiz. Ama kavrama yönelik ilgi ve merak edenler buyursun okusun.

Liberal demokrasiyi de öğrensin, iliberal demokrasiyi de…

Sonra çevresine bakıp kararını kendisi versin:

Biz demokrasiyi mi yaşıyoruz?

Yoksa yalnızca seçim günlerinde sandığa gidip, geri kalan günlerde demokrasinin ardından mı bakıyoruz?

Çünkü bazen bir ülkenin yönetim biçimini anlamak için anayasasında ne yazdığına değil, yurttaşların neleri söyleyemediğine ve yaşayamadığına bakmak gerekir.


Dipnot

1. “İliberal demokrasi” kavramı çoğunlukla Amerikalı gazeteci ve siyasal yorumcu Fareed Zakaria ile özdeşleştirilmekle birlikte, terimin ilk kez Zakaria tarafından ortaya atıldığını kesin biçimde söylemek doğru değildir. Kavram, David S. G. Goodman ve Richard Robison’ın editörlüğünü yaptığı, 1995 yılında yayımlanan Towards Illiberal Democracy in Pacific Asia adlı kitabın başlığında kullanılmıştır. Fareed Zakaria ise Foreign Affairs dergisinin Kasım-Aralık 1997 sayısında yayımlanan “The Rise of Illiberal Democracy” başlıklı makalesiyle kavramı sistemleştirmiş ve uluslararası siyasal yazında yaygınlaştırmıştır. Bu nedenle Zakaria’yı kavramın tartışmasız “ilk yaratıcısı” değil, bugünkü siyasal anlamını belirginleştiren ve dünya çapında tanınmasını sağlayan kişi olarak tanımlamak daha yerindedir. David S. G. Goodman ve Richard Robison, ed., Towards Illiberal Democracy in Pacific Asia (New York: St. Martin’s Press, 1995); Fareed Zakaria, “The Rise of Illiberal Democracy,” Foreign Affairs 76, no. 6 (Kasım-Aralık 1997): 22–43.