İlkçağlarda köleliğin görüntüsü daha belirgindi. Şöyle ki kölenin bedeninde zincir, efendisinin elinde de kırbaç vardı. İnsan kimin buyruğu altında yaşadığını, kimin tarafından tutsak ya da satın alındığını bilirdi. Çağdaş uygarlıkla birlikte tutum ve davranışlarla birlikte, anlayışlar da değişti. Bu yeni düzende efendiler; köleleri için daha ince, daha duyarlı, daha insancıl ama gerçekteyse daha aldatıcısı, yanıltıcı ve kandırıkçı yöntemler buldu. Üstelik çağdaş kölelik düzeninde bedenler zincirlere vurulmuyor ama tutsaklığı gönüllülük temeline dayandıran "kariyer planı" denilen bir kavramla insanlar en az 20 ya da 30 yıllığına tutsak alınıyor efendiler tarafından... Bir başka deyişle insanların bedenlerinde acı veren kırbaçlar şaklamıyor ama başarıya koşullandırılan motivasyon konuşmalarıyla ruhlar acıyla tanışıyor. Efendilerin işlerin yapılmasına yönelik acımasız buyrukları yerine “kendinin en iyi versiyonu ol” diye fısıldayan koşullandırma sözleri beyinleri kemiriyor. En önemlisi de buyruklara uymak için ne zorlayıcı, ne baskıcı, ne de ezici bir yaptırım gücü yok ama "kişisel gelişim" ve "başarı odaklı" olmanın anlam ve önemi bağlamında; yarışmacı, rekabetçi, hırslı kişilikler ömürleri acımasızca törpülüyor.


Gerçekten de insanlık ilkçağlardan günümüze oldukça değişti; efendilerle köleler arasında ilişkiler çok başka boyutlarda gelişti. İşte bu değişim sürecine şöyle bir göz atacak olursak; örneğin Karl Marx yıllar önce kapitalizmin insanı kendi emeğine yabancılaştırdığını yazmıştı. İnsan çalışıyor ama ürettiği dünyaya sahip olamıyor; kurduğu düzende özne değil, çarkın dişlisi oluyor. Bir başka anlatımla insan kendi elleriyle kendi yabancısını yaratıyor demişti. Ama çağdaş dünya buna içerlemedi; tersine daha da yaratıcı oldu ve efendiler dediler ki:
"Değil mi ki insan çalışırken kendine yabancılaşıyor, bu durumda bunu biraz daha estetikleştirelim, güzelleştirelim, allayıp, pullayalım . Ve çalışmayı ahlâk, erdem, kutsallık, başarı, kimlik, saygınlık gibi kavramlarla daha da önemli ve öncelikli bir duruma getirelim".
İşte tam burada Marx'dan sonra Bertrand Russell araya girdi ve dedi ki:

Bir dakika, dünyada gereğinden çok iş yapılıyor.”
Eyvah ki eyvah; köleler başkaldırmadan önce düşünürler başladılar başkaldırmaya... İnsanlık yüzyıllardır durmadan çalışmanın erdem, aylaklığın ise neredeyse günah olduğuna inandırılmışken, Bertrand Russell denen adam çıktı ortaya ve boş zamanın da insan hakkı olduğunu söyledi. Düşünmek için zaman, okumak için zaman, sanat için zaman, canı sıkılınca hiçbir işe yaramayan bir bulutun peşinden dalgın dalgın bakmak için zaman… Ne kadar tehlikeli düşüncelerdi bunlar! Çünkü çalışmayı kutsayan toplumlar, düşünen insanı pek sevmezdi. Onlar için düşünen değil çok çalışan insan değerliydi; çok düşünen insan huzursuzluğa, tedirginliğe dahası bozgunculuğa neden olabilirdi.
Ama Russell’ın da sanki birazcık saflığı vardı. Çünkü Antik Yunan’ı överken, o felsefe sofralarının altında kimin teri olduğunu her zaman aynı sertlikle sormadı. Felsefe yapan yurttaşları anlattı ama onların yerine çalışan köleleri, görünmez hizmetçileri, dışarıda bırakılan kadınları görmedi ya da onları insan sınıfından saymayıp belki de görmezden geldi. Oysa antik dünyanın o ünlü ve övülesi “yüksek kültürü”, biraz da başkalarının sırtına basarak yükselmişti. Demek ki boş zaman da masum değildi; çünkü birilerinin boş zamanının bedelini başkaları ki Antik Yunan'da köleler, köylüler ya da kadınlar ödüyordu.
Derken sahneye Adorno adlı bir başka düşünür çıktı. Ve dedi ki:

Siz boş zaman bulduğunuzu mu sanıyorsunuz? İşte burada aldanıyorsunuz.

İşte sorun burada iyice tatsızlaştı. Çünkü Adorno’ya göre modern insan işten çıkınca özgürleşmiyor; yalnızca başka bir fabrikanın içine giriyordu, bu kez de üretim bandı kültür alanında çalışıyor. Beyaz camda dizi, reklam, eğlence, müzik, hazır zevk paketleri, kolay hazlar, birbirinin kopyası heyecanlar… Her şey seni dinlendirmek için değil; seni yarına daha uyumlu, daha pasif, daha az karşı çıkan, daha uysal bir özne olarak hazırlamak içindi. Bir başka anlatımla işyerindeki disiplinin sürekliliğini sağlamak için, televizyonun aracılığıyla beynini uyutan, düşünmeyi ve sorgulamayı unutturan, benliğini tatlı düşlerle buluşturan, eğlendirirken ayırdına varamadan seni uyuşturup, ehlileştiren bu işleyiş de Adorno'nun "kültür endüstrisi" olarak tanımladığı çalışma dışındaki fabrika düzeniydi. Ve Adorno’nun can sıkıcı haklılığı tam da buradaydı; çünkü insan yalnız çalışırken değil, eğlenirken de tutsak alınabiliyordu.

Tam da “daha kötüsü olamaz” derken, Byung-Chul Han geldi. O da dedi ki: “Olur.” Dünlerde
efendi dışarıdaydı; şimdi içeride... Dünlerde sana “çalış” diyorlardı; şimdi “istersen başarabilirsin” diyorlar. İlk bakışta ne kadar özgürleştirici! Kim istemez potansiyelini gerçekleştirmeyi, en iyi versiyonu olmayı, sınırlarını aşmayı, kendini optimize etmeyi? Ne hoş sözcükler. Ne modern. Ne parlak. Ve gerçekteyse ne ölümcül.


Han’ın anlattığı dünyada artık köle efendisini dışarıda aramıyor; sabah aynaya bakınca görüyor. İnsan kendini yöneten küçük bir şirkete dönüşmüş durumda. Dinlenirken bile projeye hizmet etmeli. Tatil, yeniden verimli olabilmek için yapılmalı. Yürüyüş, zihni açmalı. Uyku, performansı artırmalı. Arkadaşlık, network’e dönüşmeli. Kitap, kişisel gelişime yarıyorsa değerli sayılmalı. Boş zaman bile artık özgürlük için değil; verimlilik geliştirmek adına işgal altında. İnsan kendi kendisini sömürüyor, sonra da buna “özdisiplin” diye alkış tutuyor.
Sonuç olarak çağdaş uygarlık gerçekten büyük bir mucize gerçekleştirdi; kırbacı efendinin elinden alıp, bireyin/çalışanın eline verdi, günümüz insanı başarı, verim, performans odaklı benliğiyle kendini kırbaçlıyor efendilerinin yerine...

Şimdi bu dört düşünürü yan yana koyunca ortaya çok parlak, göz kamaştırıcı bir felaket tablosu çıkıyor insanın karşısına... Bu tabloda Marx diyor ki: İnsan emeğinde kayboluyor. Russell diyor ki: İnsan gereğinden fazla çalıştırılıyor. Adorno diyor ki: İnsan boş zamanında bile özgür değil. Han diyor ki: İnsan artık kendi kendisini tüketiyor.

Ne muhteşem bir ilerleme öyküsü değil mi? Önce seni çalıştırıyorlar, sonra çalışmayı erdem diye öğretiyorlar, ardından eğlenceyi sana özgürlük diye satıyorlar, en sonunda da kendi kendini neden tükettiğini anlamadığın koşullara getiriyorlar ve buna da “çağdaş yaşam” diyorlar.

Böyle bir dünyada insan; gerçekten nasıl insanca yaşayabilir? İşyerinde değil. Büyük bir olasılıkla sosyal medyada hiç değil. Beyaz camın pazarladığı hazır eğlence paketleri arasında da pek sayılmaz. Sürekli kendini geliştirmeye zorlanırken de değil. Belki ancak hiçbir fayda hesabı yapmadan düşünebildiğinde, hiçbir performans ölçütüne teslim olmadan dinlenebildiğinde, başkasının onayına gereksinim duymadan var olabildiğinde… Kısacası, seni işe, tüketime, başarıya, görünürlüğe ve tükenmeye bağlayan o görünmez ağlardan bir anlığına bile olsa sıyrılabildiğinde insan; insanca yaşayabilir, özgür olabilir, özgürce düşünebilir. Ama ve ne yazık ki işte çağdaş uygarlığın tam da istemediği şey budur; gerçekten özgür bir insan olmak, insanca yaşanabilecek koşulları sağlamak... Olanaklı mı böyle yaşamak? Elbette ki hayır! Çünkü çağdaş uygarlık ne yazık ki insanları zincirsiz köle yapmayı başarmış.

*Konuya ilişkin okumalar için kitap önerileri:
Marx, Karl. 1844 El Yazmaları. Çev. Murat Belge. İstanbul: Birikim Yayınları.

Russell, Bertrand. Aylaklığa Övgü. Çev. Mete Ergin. İstanbul: Cem Yayınevi, 2020.

Horkheimer, Max, ve Theodor W. Adorno. Aydınlanmanın Diyalektiği: Felsefi Fragmanlar. Çev. Oğuz Özügül. İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 1995–1996. 2 cilt.

Han, Byung-Chul. Yorgunluk Toplumu. Çev. Samet Yalçın. İstanbul: İnka Yayınları, 2023.