Didim’de kamuya açık bir kıyı alanının satışa çıkarılması tartışma yarattı deniyor. “Tartışma yarattı” ne kadar yumuşak, ne kadar nazik, dahası sıradan, önemsiz bir açıklama... Sanki konu, sahilde çay mı içilsin kahve mi, ona karar verilememiş gibi. Oysa burada tartışılan konu çok daha büyük: Bir kentin halktan parça parça geri alınmasıdır.

Uzun yıllardır insanların yürüdüğü, oturduğu, soluklandığı, çocukların oynadığı, yaşlıların dinlendiği, denizle buluştuğu bir alan, bir anda “taşınmaz” diye konuşulmaya başlanıyor. İşte çağdaş kent siyaseti tam da burada bütün soğukluğuyla yüzünü gösteriyor: İnsanların hafızasında kıyı olan yer, dosyada parsel oluyor. Halkın nefes alanı, kurum dilinde mülkiyet kalemine dönüşüyor. Sonra da herkes bunu son derece doğalmış gibi anlatıyor. Demek ki bu çağın en büyük becerisi; kamusal olanı teknik kavramlarla görünmez kılmak ya da yok saymak; öyle mi?

Didim Derneği’nin 15 Nisan 2026 günlü açıklaması bu bağlamda oldukça önemlidir. Çünkü bu açıklama bize çok temel ama giderek unutturulan bir gerçeği anımsatıyor: Bir kıyı alanı yalnızca tapu kaydıyla açıklanamaz. Orası, yıllardır toplumsal yaşamın parçasıysa; insanların denizle, kentle, birbirleriyle ilişki kurduğu bir ortak alan durumuna geldiyse, artık sıradan bir mülk değil, kamusal yaşamın canlı bir parçasıdır. Bunu görmeyip yalnızca mülkiyet üzerinden konuşmak, yaşamı cetvelle, gönyeyle ölçmeye, biçimlendirmeye benzer. Teknik olabilir; ama insana özgü değildir.

Üstelik bu alanın planlarda “park” değil de “günübirlik tesis alanı” olarak tanımlanmış olması da ayrı bir sihir numarası gibi sunuluyor. Ne kadar tanıdık bir öykü ya da anlatı... Kağıt üstünde ad değiştir, sonra kamusal niteliği tartışmalı duruma getir, sonra da satış ya da yapılaşma olasılığını akılcı göster. Bir başka deyişle sorun bazen açıkça “halkın alanını halktan alıyoruz” demek kadar kaba ilerlemiyor; daha zarif, daha bürokratik, daha cilalı ilerliyor. Adına da planlama deniyor. Oysa bazen planlama; halkı dışlamanın, yanıltmanın ya da yok saymanın daha düzgün sözlerle yapılmış biçimidir.

Burada tam da “kent hakkı” dediğimiz konuya geliyoruz. Kent hakkı; yalnızca bir kentte yaşama hakkı değildir. Kent hakkı; o kentin ortak alanlarından yararlanma, onları koruma ve onlar üzerinde söz söyleme hakkıdır. Daha açık anlatımla yurttaş, yalnızca belediye hizmeti bekleyen sessiz bir müşteri değildir; kentin gerçek sahibidir. Ama ne yazık ki son yıllarda birçok yerde kentli, yurttaş olmaktan çıkarılıp seyirciye dönüştürülüyor. Kararlar yukarıdan alınıyor, aşağıdakilere ise manzarayı izlemek kalıyor. Şimdilik izlemek ücretsiz; o da eğer alan satılmadıysa...

Didim’de yaşanan sorun da tam olarak budur. Çünkü satışa konu edilen yer, yalnızca ekonomik bir değer üzerinden okunuyor. Oysa bir kıyının değeri, kaç liraya devredileceğiyle değil; kaç insanın orada nefes alabildiğiyle ölçülür. Bir ağacın gölgesini, bir yürüyüş yolunun verdiği rahatlığı, bir çocuğun kıyıda koşarken duyduğu özgürlüğü, yaşlı bir insanın denize karşı oturup susabilme hakkını hangi ihale dili hesaplayabilir? Ama neoliberal kentleşme tam da bunu yapmaya çalışır: Ölçülemeyeni değersiz, satılamayanı atıl, ortak olanı da rant için fırsat sayar.

Bu kentleşme anlayışı için kıyı, kıyı değildir; potansiyeldir. Park, park değildir; değerlendirilmemiş alandır. Kamusal boşluk, boşluk değildir; ekonomik verimsizliktir. İnsan yaşamının inceliklerini bilançoya çevirmeye çalışan bu bakış, sonunda her şeyi rant gözlüğüyle görür. Sonra da dönüp bize “gelişim” kavramından söz eder; evet, gelişim... Halk kıyıdan çekilsin, beton biraz daha ilerlesin, sonra adına kalkınma diyelim. Ne kadar tanıdık, ne kadar yorgun, ama ne kadar da distopik bir masal.

Didim Derneği’nin “Kent Hakkı Satılık Değildir” sözü tam da bu nedenle önemlidir, güçlüdür. Çünkü burada satılmak istenen yalnızca bir alan değildir; kamusal yaşamın ilkesidir. Bugün bu kıyı alanı için “ne olacak canım, sonuçta bir mülk” denirse, yarın başka bir kıyı için de aynı umursamaz sözler söylenir. Sonra başka bir park, başka bir kıyı, başka bir yeşil alan talan edilir. Bir gün dönüp bakarız ki kentte herkes için açık olan yerler giderek azalmış; halka kalan yalnızca rantiyenin gasp ettiği alanlara uzaktan bakma hakkı olmuş.

İşin daha acı yönü şudur: Bu tür süreçler çoğunlukla kamu yararı diliyle değil, kamu sessizliği içinde ilerliyor. Halk yıllardır kullanıyor ama karar halka sorulmadan, "kamu yararı için değil özel yarar için, rantiye için" başka yerde ve halka rağmen alınıyor. İnsanlar o alanı sahiplenmiş ama temel söz hakkı dosyaların arasında kayboluyor. Sonra adına katılım denirse hiç şaşırmamak gerek. Ne yazık ki bu ülkede bazen halka danışmak, kararı birlikte vermek değil; karar verildikten sonra halka bilgi notu okumak anlamına geliyor. En önemlisi de halka mikrofon uzatılıyor ama elektrik bağlı değil.

Oysa kıyılar, doğaları ve de Anayasamız gereği; öncelikle kamu yararının korunması gereken alanlardır. Kıyı olarak tanımlanan alanlar; birkaç kişinin özel çıkarına göre değil, toplumun ortak hakkına göre düşünülmelidir. Çünkü deniz kıyıları yalnızca coğrafya değil; eşitliktir. Varsıl-yoksul ayırmadan herkesin ufka bakabildiği ender yerlerden biridir. İşte tam da bu yüzden kıyılar önemlidir. Ve tam da bu yüzden kıyılar tehlikededir. Çünkü ortak olan her şey, rantın gözünde fethedilmeyi bekleyen son toprak parçasıdır.

Didim’de bugün sorulması gereken soru çok açıktır: Halkın yıllardır kullandığı, sahiplendiği, gündelik yaşamının parçası haline getirdiği bir kıyı alanını ondan almak hangi meşruiyetle savunulabilir? Hangi plan notu, hangi kurum kararı, hangi mülkiyet kaydı, toplumsal kullanımın yarattığı kamusal değeri yok sayma hakkını verebilir? Bir kent yalnızca haritalara, aydınger kağıtlarına çizilmiş paftalardan, planlardan oluşmaz. Kent; yaşayanların belleğindeki anılara, yaşanmışlıklarla kurulur. Orada geçirilen mutlu anlarla, kurulan dostluklarla, atılan adımlarla, çocuk sesleriyle, rüzgârla, gölgeyle, deniz kokusuyla kurulur.

Didim’deki sorun bu nedenle küçücük bir yerel sorun değildir. Bu sorun ülkenin pek çok yerinde gördüğümüz daha büyük bir hastalığın yerel belirtisidir: Kentleri halk için değil, pazar için düzenleme hastalığının belirtisidir. Ve bu hastalık ilerledikçe önce kıyılar gider, sonra parklar, sonra alanlar, sonra da kamusal yaşamın kendisi gider. Geriye ışıl, ışıl projeler kalır belki; ama o projelerin içinde yaşanabilir bir kent kalmaz.

Sonuç olarak Didim’de savunulması gereken olgu; yalnızca bir kıyı parçası değildir. Savunulması gereken, halkın denizle kurduğu bağdır. Kamusal yaşamdır. Kent belleğidir. Ortak kullanım hakkıdır.

Kent halkındır. Kıyı halkındır. Nefes alanları satış kalemi değildir.

Çünkü bir gün deniz kıyısında halkın yürüyebildiği, soluk alabildiği, mutlu olabildiği son yeri de “taşınmaz” diye satarlarsa, geriye yalnızca şu kalır:

Denize karşı yükselen yapılar… Ama denize ulaşamayan insanlar.