Gençler sürekli kendilerinden önceki nesilleri suçlar; beceriksizlikle, başarısızlıkla… Ve her bozuk düzenin sorumlusu, bir önceki nesildir onlara göre…
Nereden mi biliyorum?
Bugünün gençlerini izliyorum ama onlardan önce aynı yargıları bizler de taşıdık; büyüklerimizden bizler de yakındık, işte oradan biliyorum.
Bizim nesil; 60’larda çocuk, 70’lerde ergen, 80’lerde genç, 90’larda yetişkin olan nesil… Çoğunluğumuz, Resmî İdeoloji’nin önerdiği ve öğrettiği gibi Atatürkçü ve Cumhuriyetçi olarak yetiştirildik, yetiştik. Olgunluk çağımıza gelmiş olsak da Atatürk İlke ve Devrimleri’nden ödün vermedik, aydınlıktan geri dönmedik.
Tüm çağdaşlarımız, yaşdaşlarımız bütünüyle bizler gibi miydi?
Kuşkusuz hayır.
Çünkü Osmanlı’dan beri süregelen ikili yapı, düalizm nedeniyle; bizler gibi Atatürk İlke ve Devrimleri’ne bağlı olanların yanı sıra, bu değerlere karşıt olanlar da vardı Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları arasında.
Ve Kurtuluş Savaşı döneminde Ölümsüz Başkomutanımız Mustafa Kemal ve arkadaşlarının öncülüğünde topraklarımızdan kovulmuş olanların siyasal, ekonomik ve kültürel uzantıları; ne yazık ki aydınlığa karşıt olanlarla sürekli bir araya geldiler, bu ülkeyi bir kez daha bırakmak için yaya…
Bu ülkede gerçekleşen doğrularla yanlışlar nedeniyle; kamusal yararı savunanlarla kişisel çıkarlarını ülkenin çıkarlarının önüne koyanlar, kuruluşundan günümüze kadar durmaksızın çatıştılar.
Ne mutluyuz ki içten ve dıştan yapılan onca saldırıya karşın yıkamadılar Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni…
Ama bıkmadan, usanmadan ve giderek daha da saldırganca uğraşıyorlar sürekli…
Ve sanki ülke genelinde ve yerelde siyaseti de bu amaçla yapıyorlar; bilerek ya da bilmeyerek…
Çünkü onlar siyasete, “Bal tutan parmağını yalar.” anlayışıyla katılıyorlar.
Bu ülkede, özellikle de küçük yerleşmelerde siyasete katılanların bir bölümü; yüce bir amaç, ideal ya da ülkü için değil, yalnızca kişisel çıkarları için, kendilerine rant sağlamak için siyaset yapıyorlar. Onlar seçim dönemlerinde halkın karşısına çıkıyorlar; sözler veriyorlar, öncelikle hak için ve halk için siyaset yapacaklarına ilişkin Tanrı üzerine yeminler ediyorlar.
Ama her şey seçim öncesinde kalıyor.
Köprü geçilene, sandıklar açılana kadar verilen sözlerin geçerlilik süresi…
Ve kentleri bugünkü çıkmazlara sürükleyen yalnızca önceki kuşakların yanlışları değil; bugünün yöneticilerinin, siyasetçilerinin ve kent aktörlerinin göz göre göre sürdürdüğü yanlış uygulamalar, yanlış kararlardır.
Yalnızca siyasal partiler mi?
Tüm baskı grupları, meslek odaları, gönüllü ya da gönülsüz dernekler, barolar…
Bir başka söyleyişle; kentin dinamikleri…
Çünkü bir bakıyorsunuz ki kentin dinamikleri, kentin dinamitlerine dönüşmüş; özel çıkarlar öne geçince kamusal yarar ilkesi unutulmuş.
Oysa kentin dinamikleri; alır götürür, ileriye, daha ileriye taşır o kenti… Kentin ve kentlinin gelişmesi, gönenci, huzuru için özveriyle çalışır.
Buna karşın dinamitler; yok eder, kirletir, geriletir, batırır, bitirir, çökertir.
Ve yıllardan beri…
Ahtapotun kolları uzanıyor; sarıyor, sıkıyor, boğuyor kentleri ve bitiriyor kentlerin yaşanabilirlik özelliklerini…
Ne yazık ki Marmara Bölgesi’nin ardından sıra Ege Bölgesi’ne, Didim’e de geldi.
Yok ediciler, Vandallar yeniden işbaşında…
Örneğin şu Didim…
Yalnızca yerli gezgin için değil, yabancı gezgin için de önemli, değerli…
Ama Didim’deki çarpık yapılaşma saldırısı her geçen gün bitiriyor bu kentin yaşanılası özelliklerini...
Bir kentin toprağını betonla doldurmak, nüfusunu plansız biçimde artırmak, kıyılarını, havasını, suyunu ve doğal dokusunu tüketmek; gelişme değil, geleceği bugünden çalmaktır.
Turizm adına daha çok konut yapmak, sonunda turizmin kendisini yok edebilir.
Didim yaşanılası özelliklerini yitirdikçe, yabancı yerleşikler de neden kalsınlar ki bu güzel beldede?
Didim’e doğası, havası, denizi ve tarihi için gelenler; kent bu özelliklerini yitirdikçe neden bağlansınlar ki buralara?
Ülkede yaşanan sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik bozulma ve kirlenmeyle birlikte, Didim’den ayrılan ya da ayrılmayı düşünen yabancı yerleşiklerin sayısının arttığı, yerel çevrelerde son yıllarda sıkça dile getiriliyor. Çünkü Didim'de; içilebilecek nitelikte su yok. Kanalizasyon sistemi yetersiz. Yollar köstebek yuvası gibi delik deşik… Çözülemeyen Çöp sorunu… Önlenemeyen sinek, böcek saldırıları... Plansız ve çarpık yapılaşma…
Tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de son günlerde acımasızca gerçekleştirilen köpek katliamı; yerli halk kadar yabancı yerleşikleri de perişan etti, üzdü, öfkelendirdi.
Su, kanalizasyon, yol, çöp, yapılaşma ve hayvanlara yönelik uygulamalar birbirinden kopuk sorunlar değildir.
Bunların tümü tek bir olumsuzluğu gösterir ki o da bir kentin yaşam kalitesinin korunamadığı gerçeği...
Çünkü bir kent yalnızca insanlarıyla değil; doğasıyla, ağaçlarıyla, kuşlarıyla, kedileriyle, köpekleriyle, toprağıyla, havasıyla ve suyuyla kenttir.
Bir kentte yaşam hakkı; yalnızca güçlü, paralı ve söz sahibi olanlar için değildir. Sessizlerin, savunmasızların ve konuşamayan canlıların da yaşam hakkı vardır.
Köpekleri öldürerek, ortadan kaldırarak ya da bilinmeyen yerlere taşıyarak çağdaş kent olunmaz.
Tam tersine, bir kentin uygarlık düzeyi; kendisini savunamayan canlılara nasıl davranıldığıyla ölçülür.
İşte böylesi olumsuzluklara tanık oldukça; dönmemek üzere gitmezler mi başka ülkelere Didim’in İngiliz, Alman ve diğer yabancı komşuları?
Doğası kirletilmemiş, sanayileşme ve çarpık yapılaşma nedeniyle turizmi darbe yememiş, üstelik sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik anlamda daha gelişmiş ülkeleri, kentleri seçmezler mi?
Böyle olunca da yıllardır Didim’de yabancı gezginler ve yerleşikler için yapılmış olan onca yatırım atıl kalır, boşa gider.
Öncelikle turizmden ekmek yiyen Didim’in ekonomisi zarar görür.
Sonrasında işsizlik artar, esnaf yoksullaşır, yatırımlar değersizleşir ve yoksulluk Didim’in üzerine karabasan gibi çöker.
Kısacası bir kentin doğasını, tarihini ve canlılarını korumak yalnızca vicdani bir sorumluluk değildir; aynı anda ekonomik bir zorunluluktur.
Bu kentin dinamiklerini oluşturan baylar ve bayanlar;
İster siyasal partilerde, ister derneklerde, ister meslek odalarında ya da baroda etkili, yetkili ve söz sahibi olun…
Ama öncelikle Didim’e ve Didim’de yaşayan tüm canlara, canlılara karşı saygılı olun, vicdanlı olun!
Didim’i de yitirilmiş kentler arasında bir yere koymak adına usdışı girişimlerde bulunmayın ya da bulunanların yanında durmayın!
Halkın sesini duyun, sözünü dinleyin!
Çünkü yerel demokrasi yalnızca sandık kurmak, oy toplamak ve seçim kazanmak değildir.
Yerel demokrasi; halkın karar süreçlerine katılması, eleştirilerinin önemsenmesi, kent yönetiminin de halka hesap vermesi ve kent yerelinde; kamusal yararın kişisel çıkarlardan üstün tutulmasıdır.
Bu ülkede ne genelde ne de yerelde demokrasi kaldı mi ki diyenleri sevindirmeyin!
Doğa düşmanlarının, rantçıların, paraya doymayanların ekmeğine bal, kaymak sürmeyin!
Didim’in geleceğini karartmayın!
Ve bir daha köpekleri katlederek merhametli insanları kahretmeyin.
Bugünlerde yabancı komşularımızın hemen hepsinin gündeminde köpeklere yönelik bu acımasız uygulama var.
Tepkileri de eleştirileri de son derece ağır, bilesiniz.
Çünkü merhametsizlik yalnızca hayvanları öldürmez.
Kentin vicdanını, kültürünü, saygınlığını ve geleceğini de öldürür.
Didim’i yaşanmaz duruma getirenler yalnızca bugünün kentini değil; turizmi, ekonomiyi, toplumsal barışı ve gelecek kuşakların kent hakkını da tüketiyorlar.
Ne olur…
Didim’e yazık etmeyin!