Bir hukukçu, Cemal Temiz; İktidar Mücadelesinin Özü başlıklı yazısında (9 Mart 2010), kurumlar arası çatışmanın nedenini şöyle belirliyor: “İktidar, toplumda var olan güç odaklarının ittifakıdır. Bu ittifak bir sınıf karakteri gösterir. Toplumun büyük bölümünü oluşturan emekçiler genellikle bu ittifak için ya çok az bir temsille ya da hiç yer almaz. Bu olgunun belirleyeni örgütlülüktür. Ancak, bizde örgütler genel olarak tabandan değil, tepeden direktiflerle kurdurulur.” Özellikle son dönemlerde sıkça rastlanan sivil toplum örgütlerinin sarıya çalması bu nedenden kaynaklanabilir. Bu noktada sivil toplum örgütünü tanımlamak gerekir: Herhangi bir otoriteden emir ve direktif almadan; bir sorun çevresinde ve çözüm temelinde bir araya gelen, ast ve üst ilişkisi olmayan eşit ve özgür bireylerden oluşan yapı sivil oluşum olarak adlandırılabilir. Bu yapı, katılımcıların belirlediği yapılanma ile sorun çözer. Devlet bu tür yapıların oluşmasına ortam hazırlayan ve onların güvenliklerini sağlaması gereken bir yapıdır. Kişiler arası ilişkileri, kişilerle kurumlar arsındaki ilişkileri, kurumların birbiriyle olan ilişkilerini ve öteki devletlerle olan ilişkileri düzenler. Hal böyle iken, kurumlar arasında ve kurumların içinde çatışmaların olduğuna tanık olmaktayız.

Kurumlar çatışıyor ise, devletin işlerliğinde bir sorunun olduğu tartışmaya açıktır. Devlet, tüm kurumlarıyla birlikte ve uyum içinde işleyen bir yapıyı işaret etmektedir. Devlet, oluşumunda etkin olan odaklar çatışıyor ise; bir paylaşım sorunun olduğu ve otoritenin etkinliğinin yetersiz olduğu görülür!..

Yaşadığımız koşullarda her şey yeniden tanımlanmalıdır. Yeniden tanımlama objenin en iyi görüntüsünü, bir resim olarak sunar. Bu bir güncellemedir. Güncelleme mevcuttu yansıtırken, geleceğe ilişkin çıkarsamada bulunmaya da olanak sunar.

Yaşantının alışılmış biçimde sürmesi olanaklı gözükmemektedir. Paylaşımdan pay alanlar, sadece yerli sermaye değil; yerli sermaye ile birlikte olan ve hatta onu yönlendiren yabancı sermayedir(!)…Bu koşullarda yerellikten ve ulusallıktan söz etmek inandırıcı olmaktan uzaktır. Çünkü iş birliği yapılan ve hatta hizmetine girilen güç emperyalizmdir. Bu noktada özellikle milliyetçiliğin tanımlanması ve tartışılması gerekir. Öncelikli öz görev, ülke varlıklarına; havasına, suyuna, doğasına ve doğal kaynaklarına sahip çıkmaktır…

Bu koşullarda kavganın neden ve niçinleri konusunda daha ayrıntılı biçimde düşünmek kaçınılmazdır! Kim, ne için kimle birlikte ve kime karşı mücadele ediyor?

Çıkarlar, günceli ve kavgaları belirlemektedir. Kavga, son belirlemede emek ile sermaye arasında sürmektedir...Bu noktada belirleyici olan, yaşama ilişkin olandır! Yaşamı kolaylaştıran her şey hem pozitif hem de olumludur. Her ne amaç ve gerekçe ile olursa olsun, yaşamı olumsuz biçimde etkileyen her istem ve karar her koşulda kınanmalı ve aykırılığı dillendirilmelidir!..

12 Eylül’ün sırtından nemalanmak hiç dürüst bir davranışmış gibi gözükmüyor. Siyasi literatürde bunun adı oportünizmdir! Bu konuda konuşacak olanlar, taraf olanlar ve yaşanan süreçten dolayı mağdur olanlardır. Mağdurların gördüğü şudur;12 Eylül sağın babası, dinci ve milliyetçi sağın da büyük babasıdır. Köken, ardıllarını belirlemeye devam ediyor. Bilinçli eğitim ve çağdaş akılcı örgütlenmeler, ülke çıkarı ile kamu yararını birleştirebilir. Verili koşullarda kamu yararından söz etmek pek olası gözükmemektedir!...

Devletle vatandaşlar arasında örtük bir sözleşme var ve bunun gereği olarak devlet tüm vatandaşlarının ayrımsız olarak sağlık, eğitim ve güvenlik sorunlarını insan onuruna yaraşır biçimde çözmekle yükümlüdür!...

Lafın özü şu: Sorun tamamen bir paylaşım sorunudur. Eskiden kayırmalı da olsa paylaşılırdı, şimdi artık paylaşma istemiyorlar; onun yerine çökmeyi yeğliyorlar.