Christopher Nolan’ın The Odyssey filmi gündeme bomba gibi düşünce, yıllar önce okuduğum Homeros destanlarını yeniden okuma gereği duydum.

Çünkü görsel efektleriyle, çekim teknikleriyle ve görkemli yapısıyla dünya gündeminin üst sıralarında yer alan filmi, Didim’de IMAX gösterim salonları bulunmadığı için izleyebilmem şimdilik olanaklı değildi.

Ama Homeros’un kitapları, kitaplığımda beni bekliyordu.

İzleyenlerin anlattığına göre Nolan’ın filminin görsel dünyası etkileyiciymiş.

Müzikleri de öyle…

Denizler kabarıyor, fırtınalar kopuyor; insanlar, tanrılar ve mitolojik yaratıklar görkemli bir dünyanın içinde buluşuyormuş.

Oysa kitapların satırlarındaki Odysseia, anlatılan filmden çok başkaydı.

Kitaplardaki Odysseia daha sessizdi, kitaplardaki Odysseia; savaşlardan, canavarlardan, tanrıların öfkesinden ve kahramanlıklardan çok, yolculuğa, yolda olmaya, kaybolmaya ve insanın kendi kendisine durmadan aynı soruyu sormasına odaklanan bir anlatıydı:

Evim neresi?

Odysseus, Troya Savaşı’nın ardından İthaka’ya dönmek üzere yola çıkar.

Yolculuğu yıllar sürer.

Ama gerçekte Odysseus’un yolculuğu yalnızca denizler üzerinde gerçekleşmez. İnsan, yıllarca yollarda kaldığında yalnızca kentlerden, ülkelerden ve adalardan geçmez; kendi içinden de geçer.

Karşılaştığı her insan, her tehlike, her arzu ve her kayıp onu biraz daha değiştirir.

Bu nedenle insan bazen evine döndüğünde, ev bıraktığı ev değildir. Dönen kişi de giden kişi değildir.

Belki de Odysseus’un asıl sorunu İthaka’ya ulaşamaması değil, İthaka’nın kendisi için ne anlama geldiğini uzun süre anlayamamasıdır.

Çünkü yolculuk boyunca başka yaşamların eşiğinden geçer, başka adalarda kalır. Güç, haz, merak ve unutma arasında savrulur.

İthaka’ya dönmek ister; ama dönüşünü geciktiren yalnızca tanrıların öfkesi ya da denizlerin kabarması değildir. Biraz da Odysseus’un kendisidir.

İnsan bazen eve dönmek ister ama yoldan da vazgeçemez.

Evini özler; buna karşın yolculuğun sunduğu başka yaşamların, başka olasılıkların ve başka benliklerin çekimine kapılır.

Odysseus’un zihninde “Evim neresi?” sorusunun oluşması bu nedenle yıllar alır.

Onu sabırla bekleyen Penelope içinse yanıt en başından bellidir. Bu yüzden destandaki en güçlü karakter bana göre ne Odysseus’tur ne de Telemakhos; Penelope’dir.

Odysseus denizlerde fırtınalarla mücadele ederken Penelope zamanla mücadele eder.

Odysseus’un karşısında görünür düşmanlar vardır. Oysa Penelope’nin karşısında ise belirsizlik…

Üstelik görünür düşmanlarla savaşmak, kimi zaman belirsizlikle yaşamaktan daha kolaydır.

Düşmanın kim olduğunu bildiğinizde kendinizi savunabilirsiniz. Ama beklediğiniz insanın yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyorsanız, neye karşı direneceksiniz? Umutsuzluğa mı? Yalnızlığa mı? Çevrenizdekilerin baskısına mı? Yoksa kendi içinizde büyüyen kuşkuya mı?

Penelope’nin savaşı kılıçlarla, oklarla ya da gemilerle yapılmaz; onun savaşı sessizdir.

Gündüz dokuduğu kumaşı gece söker. Bu davranış çoğunlukla eşine bağlılığın simgesi olarak anlatılır. Oysa burada yalnızca bağlılık yoktur. Akıl vardır. Strateji vardır. Direniş vardır.

Penelope, kendisine dayatılan evliliği doğrudan reddedemediği için zamanı yönetir. Erkeklerin kurduğu baskı düzeni içinde kendisine küçücük bir hareket alanı açar ve o alanı sonuna kadar kullanır.

Her gece söktüğü kumaşla yalnızca gündüz dokuduğu işi değil, kendisi adına verilmek istenen kararı da bozar.

Bu nedenle Penelope edilgin biçimde bekleyen kadın değildir; o, bekleyişi bir direnme biçimine dönüştüren kadındır.

Odysseus’un yolculuğu haritalarda görülebilir; Penelope’nin yolculuğu ise görünmez.

Odysseus denizleri aşar; Penelope yılları…

Odysseus canavarlarla karşılaşır; Penelope ise insanın içini sessizce kemiren “Ya dönmezse?” sorusuyla…

Hangisinin yolculuğu daha zordur? Bilemiyorum. Ama bildiğim bir şey var ki yolculuk yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek değildir. Bazen insan bulunduğu yerden hiç ayrılmadan da uzun bir yolculuğa çıkar.

Penelope İthaka’dan ayrılmamıştır; ama yıllar boyunca zamanın, yalnızlığın, baskının ve umudun içinden geçmiştir.

Belki de destanın en uzun yolculuğunu yapan odur.

Üstelik Penelope’nin beklediği yalnızca Odysseus’un dönmesi değildir. Dönen kişinin hâlâ kendi Odysseus’u olup olmayacağını da bilemez. Çünkü yollar yalnızca yolcuyu değiştirmez. Bekleyeni de değiştirir.

Yıllar sonra karşılaşan iki insan, birbirlerinden ayrılan aynı iki insan mıdır? Yoksa geçmişte birbirlerini tanımış iki yabancı mı?

Belki de Penelope’nin gerçek sınavı, Odysseus’u beklemekten çok, dönen insanın beklediği insan olup olmadığını anlamaktır.

Yine de onun için “Evim neresi?” sorusunun yanıtı başından beri bellidir: Onun evi İthaka değildir. Sarayı değildir. Tahtı, ülkesi ya da çevresini kuşatan duvarlar da değildir.

Onun evi Odysseus’tur.

Bu sözler ilk bakışta büyük bir aşkın anlatımı gibi görünüyor. Öyledir de… Ama aynı zamanda büyük bir yalnızlığın anlatımıdır. Çünkü insanın evini başka bir insanın varlığına bağlaması, ona ait olduğu yeri kazandırdığı kadar onu evsiz kalma tehlikesiyle de karşı karşıya bırakır.

Odysseus’un ülkesi vardır. Tahtı, oğlu, geçmişi ve dönebileceği bir sarayı vardır. Penelope’nin ise bütün evi bir insanın dönüşüne bağlıdır.

Odysseus dönmezse Penelope’nin evi neresi olacaktır?

Belki bu nedenle Penelope’nin bekleyişi yalnızca eşini bekleyen bir kadının sadakatiyle açıklanamaz.

O, kendi evinin geri dönmesini beklemektedir.

Ev kavramına gelince…

Sanırım benim asıl yolculuğum da tam burada başlıyor.

Küresel kültür, ardından dijital kültür derken pek çok öznel kavramı yitirdim. Kimim? Nereliyim? Ve en önemlisi de Evim neresi?

Bütün bu sorular benliğimi sardı.

Oysa bulunduğum ülkeden hiç ayrılmadım. On yıldır kıyıkent Didim’de yaşıyorum. Ama ne benliğim bütünüyle yaşadığım ülkeye bağlı ne de kendimi yaşadığım kente ait hissediyorum.

Peki, nereye bağlıyım? Bunu da bilmiyorum.

Çünkü ev, yalnızca içinde yaşadığımız yapı değildir.

Doğduğumuz ülke, nüfusa kayıtlı olduğumuz kent ya da yıllardır oturduğumuz ilçe de insanın evi olmaya yetmeyebilir.

İnsan bazen yaşadığı yerde kalır ama yaşadığı yer ondan uzaklaşır.

Bazen hiç göç etmez ama kendisini sürgünde hisseder.

Bazen bir ülkenin sınırları içinde yaşar; ama o ülkenin her gün değişen dili, değerleri, kararları ve siyasal yönü içinde kendisine ait bir yer bulamaz.

Günümüz Türkiye’sinde evden dışarı çıkmasak bile, her gün yeniden yazılan senaryolarla, değişen politikalarla, siyasal kararlarla ve toplumsal gerilimlerle maceradan maceraya koşan mitoloji kahramanları gibiyiz. Üstelik bu yolculukta ne gemimiz var ne küreğimiz… Ne denizleri aşıyoruz ne de adalara çıkıyoruz. Bedenimiz yerinde duruyor ama düşüncelerimiz her gün başka bir ülkeye, başka bir döneme, başka bir gerçekliğe savruluyor.

Buna yolculuk denmez mi?

Odysseus’un karşısına deniz canavarları çıkıyordu. Bizim karşımıza ise her gün değişen gerçekler çıkıyor.

Odysseus hangi adada bulunduğunu anlamaya çalışıyordu. Biz ise hangi ülkede, hangi zamanda ve hangi değerler düzeninde yaşadığımızı anlamaya çalışıyoruz.

Dün bildiğimiz ülke bugün başka bir ülkeye dönüşüyor. Dün doğru denilen bugün yanlış sayılıyor. Dün olağan dışı görülen bugün sıradanlaşıyor. Dün ortak değer kabul edilenler bugün tartışmaya açılıyor. Dün hukuk olan bugün bir kararnameye, bugün hak olan yarın bir ayrıcalığa dönüşebiliyor.

İnsan böylesine sürekli değişen bir düzende benliğini hangi sabit noktaya bağlayabilir?

Kimliğini neyin üzerine kurabilir?

Geçmişine mi? Geçmiş de her gün yeniden yazılıyor.

Bugününe mi? Bugün her an değişiyor.

Geleceğine mi? Gelecek ise sisler içinde…

Küresel kültür bize dünyalı olduğumuzu söyledi. Dijital kültür ise her yerde olduğumuzu… Ama her yerde olmak, hiçbir yere ait olmamak anlamına da gelebiliyor.

Dünyanın her köşesine birkaç saniyede ulaşabiliyoruz; buna karşın kendimize ulaşmakta zorlanıyoruz. Binlerce insanla aynı dijital ortamda buluşuyoruz; ama yaşadığımız kentte, sokakta, hatta evimizde bile yalnızlaşabiliyoruz.

Küreselleşme sınırları aşındırdı. Dijitalleşme mekânları belirsizleştirdi. Algoritmalar bize neyi seveceğimizi, neyi okuyacağımızı, neye öfkeleneceğimizi, hatta kimi düşman bileceğimizi fısıldarken; benliğimizin bize ait olan sesini de giderek duyamaz olduk. Böylece kimliklerimiz, aidiyetlerimiz, bağlılıklarımız da parçalandı.

Bir yanımız doğduğumuz toprağa… Bir yanımız geçmişte bıraktığımız zamana… Bir yanımız artık var olmayan ülkeye… Bir yanımız da dijital dünyanın sınır tanımayan boşluğuna bağlandı.

Sonra insan kendisine dönüp soruyor:

Hangisi "ben"im? Hangisi gerçek? Ben kimim? Nereliyim? Evim neresi?

Bütün bu düşünsel koşturmaların sonunda benliğimi, kimliğimi ve aidiyet duygumu yitirdiğimi düşünüyorum. Çünkü aidiyet yalnızca bir yere bağlı olmak değildir. İnsanın yaşadığı yer tarafından da kabul edildiğini, tanındığını ve orada kendisine bir yer açıldığını hissetmesidir. Oysa insan, yaşadığı ülkenin kendisini artık tanımadığını düşünmeye başlarsa; kendi ülkesinde bile misafir olur.

Belki de evsizlik yalnızca başını sokacak bir çatının bulunmaması değildir.

İnsanın yaşadığı yerde kendisine ait bir anlam bulamamasıdır.

İnsan bazen bir evin içinde yaşar ama evsizdir.

Bir ülkede yaşar ama yurtsuzdur.

Bir kimlik taşır ama kim olduğunu bilemez.

Bazen ev dört duvar değildir. Bir kent, bir ada ya da haritalarda sınırları çizilmiş bir toprak parçası da değildir.

Bazen ev, yanında susabildiğiniz insandır. Kendinizi açıklamak zorunda kalmadığınız yer… Dünyanın bütün gürültüsünden sonra sığındığınız sessizlik… Bazen çocukluktur. Bir anne, bir sevgili, bir dost ya da artık geri dönülmesi mümkün olmayan bir zamandır. Bazen de insanın kendi içinde kurduğu, kimsenin ele geçiremeyeceği son sığınaktır.

Christopher Nolan’ın filmiyle ilgili anlatılanlar, bana kendi zihnimdeki Odysseia’yı yeniden düşündürdü.

Filmi henüz izlemedim. Ama Homeros’un satırları bana bir kez daha şunu gösterdi ki benim için bu destan yalnızca Odysseus’un İthaka’ya dönüşü değildir. Bir insanın yıllarca dolaştıktan sonra nereye ait olduğunu anlamasıyla, başka bir insanın hiç yola çıkmadan ait olduğu yeri korumaya çalışmasının öyküsüdür.

Odysseus dünyayı dolaşırken evini aradı.

Penelope ise dünyasını, evinin geri dönmesini bekleyerek korudu.

Biri denizlerde kayboldu, diğeri zamanın içinde… Ben ise bulunduğum yerden hiç ayrılmadan, her gün değiştirilen gerçekliklerin içinde yolumu yitirdim.

Odysseus’un önünde sonunda dönebileceği bir İthaka’sı vardı. Penelope’nin beklediği bir Odysseus’u… Benim ise ne dönebileceğim eski bir ülkem kaldı ne de kendimi bütünüyle ait hissedebildiğim yeni bir yerim var.

Belki insanın en uzun yolculuğu dünyayı dolaşmak değildir. Hiçbir yere gitmeden kendisine yabancılaşmasıdır ve sonra, yaşamı boyunca aynı soruların peşinde koşmasıdır:

Ben kimim?

Nereliyim?

Evim neresi?