Kumdaki ya da çamurdaki ayak izimiz... Ne masum, ne ilkel, ne de kırılgan bir kavramdı, değil mi? Rüzgâr eser, yağmur yağar, bir iki dalga çarpar ve kumsaldaki o izler ortadan kaybolur; geriye ancak birkaç fotoğraf karesi kalırdı. Sonra onlar da tozlu albümlere karışırdı. Biraz melankolik ama en fazla romantikti işte bu iz bırakma eylemi; gerçekten de çok masumdu anlaşılacağı gibi...
Derken birileri çıktı ve karbon ayak izimizi hesaplamaya başladı. Sanki insanlığın suçluluk duygusu yeterince güçlü değilmiş gibi, üstüne bir de atmosfere saldığımız her molekülün muhasebesini tutmaya başladık. Neyse ki karbon ayak izi sorunsalı biz gibi sıradan ölümlüleri pek ilgilendirmiyordu; onu devletler, büyük şirketler ve biraz da dünyayı kurtarmak isteyen idealist gençler konuşuyordu. Biz yoksul, suskun yurttaşların tek kaygısı, evdeki ampulü LED yapmak ve elektrik faturasını düşürmekti.
Oysa şimdi, bambaşka bir çağdayız, dijital çağ diye tanımlamam bambaşka bir dünya düzenindeyiz, bu düzenle birlikte bıraktığımız izler de bambaşka ve onlar da dijital... Bugün dünya genelinde yaşayan, internet kullanan herkesin dijital ayak izi var ya da bu izler ayak değil elle, ellerin ucundaki parmaklarla bırakıldığına göre, biraz daha havalı ve incelikli anlatımla her internet kullanıcısının dijital parmak izi var. Çünkü artık tek, teke basarak ayaklarımızla kumsallarda yürümüyoruz, parmak uçlarımızla tık, tık dokunarak dijital dünyada geziniyoruz.
Dünlerde Descartes adlı düşünür "Düşünüyorum, öyleyse varım" demişti. Oysa bugün Descartes mezarından çıksa, yaşadığımız dijital çılgınlığı görünce şöyle derdi sanırım:
"Tıklıyorum, beğeniyorum, paylaşıyorum, yorumluyorum... Sanırım varım."
İşte günümüzün gerçeği ve yaşadığımızın ya da varoluşumuzun tek ve en sağlam kanıtı, internetin o devasa çöplüğünde bıraktığımız dijital kırıntılardır. Sabah ilk yaptığımız iş telefona dokunmak; işte o anda parmak uçlarımızla yeni bir kirlilik yaratmaya başlıyoruz. Hangi videoya tıkladık, hangi haberi beğendik, hangi ayakkabıyı almak için günlerdir aynı siteyi ziyaret ediyoruz? Bilindiği gibi bu bilgilerin hepsi ama hepsi, yaşamımızı bizden daha iyi bilen algoritmalara servis ediliyor.
Geçmiş günlerde bir yerden geçerken yalnızca gölgemiz kalırdı geride, o da gün batımıyla birlikte kaybolurdu. Günümüzdeyse tinselliğimiz, tutkularımız, zaaflarımız ve dahası henüz ayırdında olmadığımız potansiyel günahlarımız bile dijital dünyada cirit atıyor. Sevdiğimiz kedi videosu, yaptığımız gereksiz siyasi yorum, yanıtladığımız anlamsız anket... Hepsi bizi dijital dünyanın haritasına birer koordinat olarak ekliyor.
Bizler takma adlarla hesap açıp, filtrelerle kusursuz yüzler yaratırken, gerçekte kişiliğimizin en gizemli ayrıntılarını kendi ellerimizle herkese açıklıyoruz. Sözüm ona "gizlilik ayarları" diye bir kavram var ama komik olan şu ki, gizlilik ayarları bile kişisel verilerimizi toplamaya yarayan yeni birer tuzak oldu ki bu bile sanki kusursuz bir kara mizah örneği gibi değil mi?
En komik ve trajik olanı ise, bu dijital çağda, hepimizin gönüllü birer veri kölesine dönüşmüş olması ki zincir yok, kırbaç yok ama efendilerimiz var; büyük teknoloji şirketleri, reklamcılar ve veri analistleri... Onlar, bizim dijital izlerimizi bizden iyi tanıyor ve kullanıyor. Tercihlerimizi manipüle ediyor, düşüncelerimizi yönlendiriyor, dahası biz ayırdına varmadan ne isteyeceğimizi öngörüp, önümüze koyuyorlar. İyi eğitimli algoritmalar, bizi bizden daha iyi tanıyor ve bu tanışıklığın bedelini de yaşam boyu reklam izleyerek ödüyoruz.
Gerçi "Aman canım, ne var bunda, biraz kişiselleştirilmiş reklam görsek ne olur?" diyenler olabilir. Ama kişiselleştirilmiş reklam demek, gerçekte kendi seçimlerimizi yaptığımızı sanma yanılgısına düşmek, insanların algoritmalar tarafından belirlenmiş bir "sözde özgürlük" hapishanesine düşmek demektir. Çünkü burada tutsak alındıktan sonra ne yazık ki bizlerin ayırdında olmadan seçeneklerimiz azalıyor, özgürlüğümüz yok oluyor ve biz, kendi yarattığımız yalan, aldatıcı özgürlük yanılsamasında yaşayıp gidiyoruz.
Daha trajikomik olan ne derseniz; dijital izlerimiz biz öldükten sonra da yaşamlarını sürdürecek... Çünkü sosyal medya hesaplarımız, e-postalarımız ve buluttaki fotoğraflarımız, dijital mezar taşlarımıza dönüşecek. Belki torunlarımız, mezarımız yerine Instagram hesabımızı ziyaret edip, "Bak dedem ya da ninem 2025'te hangi komik kedilere gülüyormuş!" diyecek. Bu da dijital çağın insanlığa en büyük armağanı ki dijital dünyada bir türlü ölememek!
Bu durumda "Ölüm sonrası yaşam" tartışmalarını bırakalım bir yana, şimdilerde "ölüm sonrası dijital yaşamı" sürdüreceğimiz gerçeği var karşımızda... Yakında ölüm ilanlarında "Merhumun Twitter hesabına ulaşmak için QR kodunu tarayınız" içerikli küçük bir açıklama yer alırsa, hiç şaşırmayalım. Şu an için biraz abartı, biraz ironi gibi gelse de ne yazık ki gerçekler böyle; çünkü bizim hücrelerimiz yok olup gitse de, dijital izlerimiz bizden sonraya kalacaklar geriye...
Dünlerdeki kumsaldaki ayak izlerimiz masum bir romantizmdi. Karbon ayak izlerimiz biraz çevreci bir sorumluluktu. Ama dijital parmak izlerimiz, varoluşumuzu tüm çıplaklığıyla ortaya seren ve kendi ellerimizle yarattığımız dijital kafeslere tüm varlığımızı kapatan, tutsak eden acı bir gerçekliktir ne yazık ki...
Dijital çağın sunduğu sınırsız özgürlük ve bilgiye ulaşma söylemlerinin içinde boğulurken, kendi dijital mezar taşlarımızı inşa ettiğimizin ayırdında bile değiliz. Tıklıyoruz, öyleyse varız ama ne uğruna varız? Acaba kimin yararı için varız?
Bunu hiç düşünüyor muyuz? Sanırım düşünmeliyiz hem de derinlemesine düşünmeliyiz; üstelik de insanlığımızı yitirmeden önce düşünmeliyiz.